<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201</id><updated>2012-01-27T17:17:42.407+02:00</updated><category term='Din'/><category term='Felsefe'/><category term='Hayat'/><category term='Kültür'/><category term='Siyaset'/><title type='text'>Aşikâr-ı Sır</title><subtitle type='html'>İnsan olmanın haysiyet ve onurunun ışığı altında sadece ama sadece hakikât için varım.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>16</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-7282717634912222214</id><published>2999-11-04T14:59:00.000+02:00</published><updated>2008-11-06T09:47:26.197+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Din'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kültür'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><title type='text'>MANİFESTO</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:85%;"&gt;İnsan olma onuru ve haysiyetine dair...&lt;br /&gt;Bu manifestoyu fikri duruşumun bir ifadesi ve benden sonra arkamda bırakabileceğim bir muhakeme referansı için kaleme alıyorum.&lt;br /&gt;Bu manifesto ile mensubu ve vatandaşı olmakla bahtiyar olduğum, kadim milli kültürümüzün hamisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal bütünlüğünü tarif eden hukuki tarifin aşağıdaki şekilde olmasını arzuladığımı belirtmek isterim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bu Anayasa, bu anayasaya bağlılıklarını, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığını ile tescilleyen tüm insanların, Kuşatıcı Adalet şemsiyesi altında, Etkin bir Barış ortamında, Sürekli Gelişmeyi sağlayan teşvik edici hukuk devleti altyapısı içinde Koruyucu Güvenlikle yaşamalarını sağlar.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;TEMEL KABULLER&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;font-size:85%;"&gt;Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı, hizmet etmek için muhatap aldığı vatandaşlarının, en temel insan haklarının korunması ve savunulması konusunda tereddütsüz olarak sığınabilecekleri kuşatıcı adalet ile kuvvetlendirilmiş ve varlığından gurur duyulan, bir sığınaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı, Anayasayı sahiplenen ve yücelten vatandaşlarının, kendilerini çevreleyen insanlığın topyekün küresel medeniyet birikimlerinden olabildiğince faydalanmalarını ve bu medeniyet birikimlerine de aynı şekilde katkıda bulunmalarını sağlayacak, diyalog ve iletişim kanallarını gelişterecek, etkin bir Barışın tesisisini sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı, vatandaşlarının fikri ve maddi tüm üretimlerini, içinden çıktığı toplumun kutsal değerleri olarak kabul eder. Bu değerlerin korunmasını ve hak sahibi ile olan illiyet bağlarının muhafazası bu anayasanın temel koruması altındadır. Anayasa ayrıca toplumun ferdleri tarafından üretilecek bu değerlerin sürekli gelişimini sağlamak için bu değerlerin üretimi ve korunumu ile beraber yaygın ve etkin bir eğitim öğretimin yapılanmasını sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı, vatandaşlarının huzur ve güvenini her ne şart altında olursa olsun hukuk devletinin ilkelerini rehber edinen koruyucu güvenlik ortamı ile sağlar. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, korumak ve güvenliğini sağlamakla mükellef olduğu ferdi hak ve hürriyetleri yukarıda tanımlanan temel kabullerin özü ve anafikri sayar. Bunun için ne şart altında olursa olsun yukarıdaki temel kabulleri ortadan kaldıracak kısıtlayıcı hükümlerin üretilmesini anayasanın özüne karşı başkaldırı olarak kabul eder.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:85%;"&gt;Anlaşılacağı üzere fikri duruşumun temelini tamamen ve yalnızca insan olma onuru ve haysiyeti oluşturmaktadır. Çünkü bir medeniyet kuracaksak veya bize intikal edeni koruyup geliştireceksek; özellikle buna yani insan olmanın anlam bütünlüğüne ve kainat içinde bu varlığa tanınan ayrıcalığın farkına varmamızın zorunluluğunu vurgulamak isterim.&lt;br /&gt;Denilebilir ki; mesele insan olmaksa gerisi teferruattır. Bu söz doğru kabul edilebilir çünkü geriye zaten birşey kalmaz. Zira insan küçük bir kainat, kainat ise büyük bir insandır. Bu muhatabı olan insanın kitabı nasıl okumaya başladığına göre değişir. Yolculuğumuz bizi ya insan içindeki kainatta erimeye veya kainat içindeki insan da kaybolmaya götürür. Yol, Yolcu, Yolculuk ve menzil üzerinde en fazla metafor üretilmiş felsefi kavramlardır. Zira Yolcu insan, yolculuk hayat, yol yolculuğumuzu anlamlandırdığımız tercih, menzil ise hayatın sonu yani ölümdür.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:85%;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yolcunun seçtiği yol yolculuğunu manalandırır. Ama yolcu hangi yolu seçerse seçsin nihayetinde onu bekleyen menziline ulaşacaktır. Madem bütün yollarla aynı menzile ulaşılıyor, niye seçimlerimizle karar verdiğimiz yollar bizleri bu denli ayrıştırıyor. Kanaatim odur ki; edinilen bir takım felsefi okumalara göre eğer menzil yani ölüm kâtî bir yokoluş, bir hiçlik vaz ediyor ise, ve dahi her seçim sonunda menziline yani kâtî bir yokoluşa insanları sürüklüyor ise “var” olma sorumluluğu da bir takım tesadüfî birleşmelerin insâfına bırakılmaktadır. Dolayısı ile tesadüfen “var” olan, ve sonunda bir hiçlik içinde atomlarına ayrılacak olanın (ki; henüz buna insan demiyoruz) seçim sorumluluğundan da bahsedilemez. Böylesi bir felsefi okumanın müntesibinin, bir başkasınıi kendi inandığı çizgiye çekmek istemesinin motivasyonu ne olabilir. Sonucunda bu amaçlı gayretin sahibine vereceği, bir hiçlikte yokolmaktan öte, birşey yoktur. Hal böyle iken acaba arzulanan mükafat yolculuk süresince mi tahsil edilecektir. Öyle ya yolculuk menziline ulaşınca yolcular için üleşecekleri sıfırdan hatta hiçlikten öte birşey kalmayacaktır. Demek ki; bu yolculuk sahiplerine sahip oldukları felsefi okumalarının nemâsı yolculuk sırasında vaad edilmektedir. Bu vaad edilenler nelerdir? Sorunun daha doğrusu bu vaad edilenler neler olabilir?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yolculuğumuz dünyada sürdüğüne göre yukarıda bahsedilen hususi okumaların sahiplerine de nihai olarak ancak dünya vaad edilebilir. Dolayısı ile örneklerini daha çok pagan-hiristiyan inanışının neşvü nemâ verdiği batı medeniyetinin okumalarınında özellikle dünyanın hakimi olma, dünyaya sahip olma, dünyaya hükmetme gibi yolculuğun şehvetine kapılmış arzuların bulunduğunu görebiliriz. Kimileri yolculuk okumalarında böylesi bir akımın rüzgarına kapılarak kendi yolculuk kompartımanlarında da bu arzularını hadlerine binâen ölçeklendirerek kendi dairelerinde hükümdâr olma, sahip olma arzularına kapılmışlardır. Dünyanın ise yolculukları sırasında yolculara vereceği imkanlar sınırlıdır. Bu sınırlı imkanlar ile sınırsız arzuların yolculuk sırasında yolcular tarafından sık sık karşı karşıya getirilmeleri, zaman zaman belki ama genelde her zaman bu yolculuğu çekilmez hale getirmektedir. Bu itiş kakışı ortaya koyanlar veta sebep verenler bütün samimiyetleri ile hep bir ağızdan hiçliği eşit olarak bölüşeceklerini ilan etmekte, ama buna mukabil yolculukta bölüşmeye gitmemektedirler.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İşte burada yolcular arasında bir ayrım kendini göstermektedir. Çünkü yolculuk yeni başlayanlara göre uzun gözükmekle beraber, kıdemliler için son derece kısadır. Bu yolculukta zamanın oynadığı bu küçük numaranın farkında olanlar, şunu da ayırd etmektedirler ki; menzil bir nihai duraktan ziyade bir istasyondur. Zirâ yolculuk bütün yolcular ile birlikte yapılan ve paylaşarak, bölüşerek ilerlediğimiz alarak değil ama vererek olgunlaştığımız, dünyaya kapanarak kainata açıldığımız ve iktidardan vazgeçerek muktedir olduğumuz bir süreçtir. Elbette bu dünyayı arzulamanın tam tersidir. Çünkü yolculuğumuz bir sıyrılmanın bir dönüşümün hikayesidir. Yani İNSAN olmanın onur ve haysiyetini idrak ettiğimiz bir kutsî olgunlaşma sürecidir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu manifesto, kutsal olan bu süreci anlama, yaşama ve anlatma adına yapılan kalem ameliyesini şekillendiren yolculuk meşalesidir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-7282717634912222214?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/7282717634912222214/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=7282717634912222214' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/7282717634912222214'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/7282717634912222214'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2008/11/manifesto.html' title='MANİFESTO'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-5811525089729719822</id><published>2012-01-27T16:16:00.004+02:00</published><updated>2012-01-27T16:23:50.366+02:00</updated><title type='text'>İlmin Kapısının Gördüğü Bugün, tarihi perspektifin bize emaneti</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;İlmin kapısı, lakabını ona layık gören, amca oğlu, babalığı, kayınpederi ve Fahr-î Kâinat Efendimizdi. Resulullah (sav), amcası Ebû Tâlib’in maddi açıdan sıkıntılı olmasından dolayı küçük Ali’nin vesayetini üstüne aldı. Dolayısı küçük yaşlardan itibaren Alemlere Rahmet olarak göderilen Muhammed Mustafa’nın  (sav) yanında geçen hayatı Ali’ye, ne onu putlara tapmaya giden yolda imkan tanıdı, ne de cahilliye devri adetlerini tatbik edecek fırsat verdi. Bu sebeple ona, Ali’ye, bu temizliğinden ve paklığından dolayı, isminin yanına “Keremallahü Vecceh/Allah yüzünü şereflendirsin, (k.v.)” dua cümlesi zikredilerek eklendi.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Şecaati ile gazvelerde büyük faydalar sağlayacak olan Hz. Ali (k.v.), Resulullah (sav) ın emanetlerini sahiplerine dağıttıktan sonra, hicret için Hz. Fâtıma ve Hz. Ebûbekir’in ailesi ile beraber,  Mekke’den en son ayrılanlar arasında olacaktır. Savaşlar ve yoksulluk içinde geçen koca bir hayat bir çok açıdan zirveleri içermektedir. Zirvedir çünkü kaderine muktedir olmak için iktidardan olabildiğince uzak kalmış, zenginliğin kibrinden kaçınarak şerefli bir makama ve hayatta iken cennetle müjdelenen  aşere-i mübaşere den biri olarak zirvelerin zirvesine ikamet buyurmuştur. 63 (57 veya 58 rivayeti de vardır.) yıllık hayatı süresince, vahiy kâtipliği, Tebük gazvesinde Medine’de vekil, yüksek seciye ve feraseti ile ümmetin akıl danıştığı bir kaynak olarak her zaman sevilmiş, mütevazi duruşu ile gönüllerde taht kurmuştur. Tabii ki; tavırlarında hep O en sevgili, uğruna can verilesi Resulullah’a laf getirmemek düstûrunu bırakmamıştır. İyi, doğru ve güzeli savunmak mevzubahis olunca islamın en keskin kılıcı, merhamet ve bağışlamada en kesif din düşmanlarını dahi pamuk kadar yumuşak gönlüne saran, ilke, düstûr ve adalet timsali bu mübarek insan, bize sadece bu şerefli hatıratı değil, belki en az onun kadar önemli şu düstûru bırakmıştır: İyi, doğru ve güzeli örtenlerin üzerine şiddetle yürüyün, sizden bağışlanma dileyenleri en güzel şekilde kucaklayın. Çünkü der Hz. Ali (k.v.) “ Haksızlık önünde eğilmeyiniz. Çünkü haksızlıkla beraber şerefinizi de kaybedersiniz.” &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın (Rahmetullahî Aleynâ) hilafetleri dönemlerinde, Hz. Ömer’in Filistin ve Şam ziyaretleri sırasında Medine’de vekil olarak kalmanın ve Hz. Ömer’den sonraki halifenin seçimi için kurulan şuurada üye olarak bulunmanın dışında herhangi bir idari görev almamış ve savaşlara katılmamıştır. Buna rağmen hem Hz Ebubekir’in hem de Hz. Ömer’in bazı karmaşık meselelerin çözümü doğrultusunda başvurdukları ana kaynak olmuş, Hz Osman’ı ise hatalı olduğuna inandığı pek çok konuda ikaz etmiştir. Bu yanlışlardan mülhem, Medine de toplanan isyancıları (Hâriciler), bir yandan yatıştırmaya çalışırken, diğer taraftan gönül parelerimiz Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i Hz. Osman’ı korumak üzere tertip almalarını için Hz. Osman’ın evine yollamışsa da, isyancılara karşı muaffak olamamışlardır. Sonunda 35/656 yılının zilhicce ayında Hz. Osman’ın şehit edilmesinin ardından Hz. Ali (k.v.) ye Medine’de halife olarak biat edilmiştir.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Hz. Ali (k.v.) nin hilafetinin henüz ilk aylarında, başlarında Hz. Aîşe, Talha ve Zübeyr’in olduğu sahâbe, Hz. Osman’nın kanını talep etmek üzere, Halife’ye karşı bayrak açtılar. Yapılan görüşmelerin bir netice vermemesi yüzünden, taraflar 37/657 yılında Basra’da karşı karşıya geldiler. İslam tarihine &lt;a href="http://menntor.blogspot.com/2012/01/camel-vakas-deve-savas-hz-ali-ile-hz.html"&gt;Camel Vak’ası&lt;/a&gt; olarak geçen bu olay Hz. Aîşe’nin başında bulunduğu kuvvetlerin yenilgisi ile sonuçlanmasından madâ, islam akaidinde İmam Gazâlî’ye kadar iman-küfur sınırı, irade hürriyeti ve kader gibi önemli meselelerin tartışma konusu haline gelmesine yol açan ve kalıcı tesir bırakan bir hadise olmuştur. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Yaklaşık bir yıl kadar sonra bu sefer başlarında Şam Valisi Muâviye’nin olduğu, bir grup Hz Osman’ın kanını sormak bahanesi ile tekrar Halife’ye bayrak açtılar. Hz Ali (k.v.) nin mütemadi biât çağrılarına olumsuz veya hiç cevap vermeyen Muâviye, Sıffîn savaşında hilafet ordusunun karşısına çıkmıştır. Hilafet ordusu gâlip gelmek üzere iken, Amr b. Âs’ın çarpışmayı durdurarak çözüm için Allah’ın kitabının hakemliğine başvurulması şeklindeki meşhur tavsiyesi ile savaşın seyri değişmiş, Hz. Ali (k.v.) nin, bunun bir hile olduğu konusundaki uyarıları hilâfet ordusu askerleri arasında fazla tesir yapmamıştır. Bunun üzerine Hz. Ali (k.v.) geri çekilmek zorunda kalmıştır. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Bu olayla birlikte başlayan Hz. Ali (k.v.) ile Hz. Muâviye arasındaki güç savaşı ve yaşanan olayların sonucu, tesirlerini günümüze kadar uzanan siyasal çalkantıların ana kaynağını oluşturmuştur. Meselin tefferruatına burada değinmeyeceğiz. Lakin olayların algılanışı ve buna mukabil alınan tedbir ve karşı tedbirlerin içinde mündemiç olan tarafların zaman içinde birbirlerinin tarafına savrulmalarına da sebep olmuştur (bkz. Hâriciler). Burada detayına girmeden örnek olması hasabi ile Haricilere biraz dokunalım. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Hâricileri tarih sahnesine çıkmaları daha önce de değindiğimiz Hz. Osman’ın şehadetine varan olayların baş aktörleri olmaları sebebiyledir. Hilafeti döneminde ise Hz. Ali (k.v.) yi en çok meşgul eden konuların başında gelir. Hâricîler, Hz. Ali (k.v.) ile Sam valisi Muâviye arasinda yapılan Siffin savaşında, sorunun çözümü için tarafların birer hakem atamaları üzerine daha etkili olarak ortaya çıktılar. Onlara göre Allah'tan başka kimsenin herhangi bir konuda hüküm verme yetkisi yoktur. (Lâ hükme illâ lillâh). Böyle bir yetkiyi kabul edenler kâfir olurlar. Hâricilere göre, sorunu hakemler aracılığı ile çözmeyi kabul ettiği için Hz. Ali (k.v.) de kâfir olmuştur. Kâfir olduğuna inandıklari Hz. Ali (k.v.) den ayrılmanın farz olduğu düşüncesiyle Hâricîler, gizlice ordudan ayrılarak Harûra'da toplandılar. Bu hurûc (çıkış) hareketi ile islâm tarihindeki ilk siyasî parçalanma gerçeklesti. Harûra'dan sonra Nehrevân'da üslenen bu grup, islâm tarihinin en katı, en savaşcıl partisini oluşturdu. İşin ilginç yanı, Kur'ân'ı mızraklarının ucuna takarak Hz. Ali (k.v.) ve ordusunu kitâb'ın hükmüne çağıranlar, bunu düpedüz yenilgiden kurtulmak amacıyla bir hile olarak yapmışlardı ve ilk başta buna aldanarak savaşı durdurması ve isteklerini kabul etmesi için Hz. Ali (k.v.) yi zorlayanlar, hattâ tehdit edenler, sonradan hurûc edenlerle aynı insanlardı. Savaşı kendileri durdurmus, Hz. Ali (k.v.)  adina, onun hiç istemedigi bir kişiyi hakem atamislar, sonra da bütün bunlardan dolayi Hz. Ali ve ona uyanları kâfir ilân ederek ayrılmıslardı. Bu durum, en bağnaz düşmanlarınca bile teslim edilen doğruluk ve samimiyetleri konusunda şüphe uyandırdıktan başka, hareketin kökeninde sadece inanç farkının yatmadığını da düşündürmektedir.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;İşte bu Hâriciler, varlıkları ile kendi bulundukları döneme, bir akıl tutulması getirirken yüzyıllar sonrasındaki bizlere bir ibret demeti miras bırakmaktadırlar. Nehrevan ve Nuhayle savaşlarının yenilgi ile sonuçlanmasının ardından Hâricîler, intikâm almak için fırsat kollamaya başladılar. Ve bu gelişmeler neticesinde Hz. Ali (k.v.), Hâricî Abdurrahmân b. Mülcem tarafından Cuma günü sabah namazında Kûfe mescidinde hançerlendikten sonra 40/661 senesinin Ramazan ayının 19 veya 21 bir Pazar günü 63 yaşında Hakk’a yürümüştür.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Ümmetin arasında zâhid ve fâzıl kişiliği ile ön plana çıkan, ortaya yakın kısa boylu, koyu esmer tenli bu insan, Resulullah (sav) vahiy kâtibliği, Yemen’de îrşâd ile görevlendirilerek bütün hayatı boyunca ilim namusunu sertac edinmiştir. Kur’ân-ı Kerîm ile ilgili merak edilen hususlar hakkında ashâbın en bilgilisi olarak kabul ediliyor ve bu yüzden “Selûnî/Bana sorun” ifadesini büyük bir açıklıkla onun lâfza döktüğü söyleniyordu. Hz. Resulullah (sav) ın Hz. Ali (kv) hakkındaki şu özü, onun ilim muktesebatının derinliğinin en önemli delili sayılmaktadır: “Ben ilim şehriyim. Ali de onun kapısıdır. İlim isteyen onun kapısına gitsin”&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Evet o Cuma sabahı Kûfe mescidi, ümmetin üstüne bir kara bulu olarak çöken bu fitneyi günümüze kadar taşımakta, bugün Bağdat’ta, Şam’da, Bahreyn’de ve İran’da vukuu bulan mezhep sürtüşmeleri ile varlığını günümüzde de hissettirmektedir.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;HZ. HASAN ve HZ. HÜSEYİN&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Babalarının, Hâlifenin dâr-ûl bekâ’ya irtihâlinin ardından Ubeydullah b. Abbâs b. Abdülmuttalib, Kûfe’lileri halife olarak Hz. Hasan’a biât etmeye davet etti. 40/661 yılında, başta Azerbeycan seferine çıkacak ordunun komutanı Kays b. Sâd olduğu halde yaklaşık 70.000 Kûfe’linin kendisine biât ettiği rivayet olunur. Yeri gelmişken Hz. Hasan’ın kendisine biât eden Kûfelilere seslendiği konuşmasında verilen biâtin, tam anlamı ile bağlılık gösterilmesi demek olduğunu, bu vesile ile Kûfelilerin kendisini, barış zamanı barışta, savaş zamanı savaşta desteklemekle yükümlü olduklarını hatırlatmış olması, Kûfeliler nezdinde bir itimatsızlığa ve zihin kırılması sebep olduğunu, hatırlatmakta fayda vardır. Her ne kadar Hz. Hasan’a duyulan muhabbetin babasından daha ziyade olduğu rivayet edilse de bu muhabbet savaşta desteğe dönüşmemiştir. Niyayetinde Şam’dan yola çıkan Hz. Muâviye ordusunun  karşısına Kays b. Sâd komutasında 12.000 kişilik bir keşif kolu gönderdi. Hz. Hasan, kendi ordugâhında Kays b. Sâd’ın öldürüldüğüne dair ortaya yayılan söylenti üzerine ordunun dağılmasına sebep olan ve etrafı hatta Hz. kendisinin oturduğu yaygıyı dahi yağmalayan Kûfelilerden bizâr olan Hz. Hasan, sonunda Muâviye ile sulh yapma yoluna gider. Vâki sulhun içerdiği maddelerden bizim için önemli olanları, öncelikle Hz. Ali (kv) ye sebbedilmemesi/sövülmemesi ve Muaviye’den sonra hilafetin tekrar Hz. Hasan’a devredilmesi, şartlarının yer almasıdır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;İktidar şehveti ile ümmet kardeşliği düsturunu birbirine karıştıran Muaviye’nin, Hz. Hasan ve gönüldaşlarının oluşturduğu birlikteliğin tehdidi karşısında uyguladığı baskıcı yönetim, daha vahim hadiselere sebebiyet vermemesi için Hz. Hasan, 41/661 senesi Rebîulevvel veya Cemâziyelevvel  ayında Meskin’de Muâviye’ye biât etmiştir. Diğer bir açıdan, hakikî mânada hilafetin 30 sene süreceğine ilişkin hadis-i şerîf delâil-i nübüvve olduğundan, Hz. Ebubekir (ra) den Hz. Hasan’ın hilafetinin sonuna kadar geçen sürenin 30 kameri yıl olması dikkate alındığında, Hz. Hasan biâtı daha iyi anlaşılır.          &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Abisinin eşleri tarafından 49/669 senesinde zehirlenmesi sonucu Hakk’a yürümesi ile beraber, gözlerin çevrildiği Hz. Hüseyin, abisinin vefatından, Yezîd b. Muâviye’nin hilafetine kadar zühd ve takvâ üzere bir hayat sürmüştür. Lâkin Abisi Hz. Hasan’ın vefatını takiben kendisine biat edilmesini isteyen Kûfelilerden bu minvâl üzere gelen teklifleri kabul etmemiştir. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Fakat Muâviye’nin ölümünden sonra hilâfete geçen Yezîd b. Muâviye, ilk iş olarak Hz. Hüseyin ve Abdullah b. Zübeyr’in biatlarını istedi. Biât etmesi yönünde artan baskılar yüzünden ailesi ile beraber Mekke’ye hareket eder. Bundan sonra gelişen olaylar sanki dün gerçekleşmişcesine taze ve bir o kadar canlıdır. Çünkü kerbela katliamı ile doruk noktasına varan, kimilerinin başıma ne gelecek hesabı ve vehmi içinde, kimilerinin ise vaki iktidar kavgasından mülhem fırsatçılığı ile kontrolden çıkan olaylar, bir şekilde akıl tutulmasına sebep olmuş ve ciğerparemiz Hz. Hüseyin yanında evlatları ve bebekler olduğu halde gözü dönmüşlerin vahşetine muhatab olmuşlardır. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Hz. Hüzeyin’in katledildiği vakitlerde Kudüs’de vukuu bulan olağandışı hadiseyi nakleden  Abdülmelik b. Mervân, kerbelâ günü Beytül Makdis’in taşlarına ne olduğunu sorduğunda, Ez-Zührî, o gün çevrilen her taşın altında taze kan görüldüğünü söylemiştir. Bu hadise Resulullah’a (sav)atılan Taif taşlarını anımsatmaktadır. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Ey talîb, uzun sayılabilecek bu metni okuyarak harcadığın zamanı, ancak bu metnin içeriğini hayatına tatbik edersen hayırlı bir iş işlemiş olursun. Aksi takdirde zamanını boşa harcamış olursun ki; sen dahi bunun hesabını vermekte çok zorlanırsın. Aziz kardeşlerim, dostlarım, kaleme alırken ve zihnimde bu hadiseyi tekrar yaşarken, gözlerim yaşarıp bu haksızlığa karşı kerbela’nın topraklarını havaya kaldırasım geliyor. Durun kalabalıklar durun ey gafiller, yardakçılar, korkaklar, durun adam sendeciler durun, durun da biraz vicdanınızı dinleyin, bırakın nefsinizin kulağınıza fısıldadığı, nâm şöhret ve mal, mülk hesaplarını bırakın sizi cehemnemin dibine sürükleyecek iktidar hırsınızı, kapıldığınız iktidar şehvetini bırakın. Bakın ne oluyor, Yere Resululah’ın (sav) evladı düşüyor, kanı toprağa karışıyor, Kudüs’ün her taşının altından çıkıyor.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Bu fitnenin nihayet bulması dualarımla, Değerli Gülgûn Uyar'a kaleme aldığı ve bana ilham veren "EHL-İ BEYT, İslâm Tarihinde Ali Fatıma Evlâdı" adlı eseri için teşekkür ederim. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-5811525089729719822?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/5811525089729719822/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=5811525089729719822' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/5811525089729719822'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/5811525089729719822'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2012/01/ilmin-kapsnn-gordugu-bugun-tarihi_27.html' title='İlmin Kapısının Gördüğü Bugün, tarihi perspektifin bize emaneti'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-1373562462830225545</id><published>2012-01-27T15:58:00.000+02:00</published><updated>2012-01-27T15:59:40.831+02:00</updated><title type='text'>Camel Vak`ası (Deve Savaşı) Hz. Ali ile Hz. Âişe arasında cereyan eden savaş (36/656).</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;span  &gt;Üçüncü halife Hz. Osman'ın isyancılar tarafından şehid edilmesi üzerine (18 Zilhicce 35/17 Haziran 656) Medine'de bulunan ashap Ali b. Ebû Tâlib'i halifeliğe getirdi (18 veya 23 Zilhicce 35/17 veya 22 Haziran 656). Hz. Ali'yi bekleyen en önemli mesele Hz. Osman'ın katillerini bulup cezalandırmaktı. Ancak ortada belirli bir katil yerine, "Osman'ı hepimiz öldürdük" diyen bir isyancı topluluk mevcuttu ve şehre hâkim olan bu âsilerle hemen başa çıkılamayacağı açıktı. Öte yandan yeni halifeye yalnız Medine'de biat edilmiş, diğer vilâyetlerin durumu henüz aydınlanmamıştı. Halife, biata yanaşmadıkları için Hz. Osman tarafından tayin edilen valilerin bir kısmını değiştirme kararı almış, bunu öğrenen Talha b. Ubeydullah Basra, Zübeyr b. Avvâm da Küfe valiliğini istemiş, ancak onların bu isteği kabul edilmemişti (Taberî, I, 3069, 3082). Bunun üzerine Talha ile Zübeyr halifeden umre için Medine'den ayrılma izni istemişler, bu izin de dört ay sonra verilmişti.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;span  &gt;Hz. Âişe, hilâfetinin son dönemlerinde Hz. Osman'ı çeşitli vesilelerle tenkit etmiş ve halifenin şehri terk etmemesi ricasına rağmen isyan başladıktan sonra hac için Mekke'ye gitmişti. Haccını tamamlayarak Medine'ye dönmek üzere yola çıkan, fakat Osman'ın şehid edilip yerine Ali'nin halife seçildiğini öğrenen Âişe geri döndü ve Mekke'de halka hitaben Hz. Osman'ın mazlum olarak öldürüldüğü yolundaki meşhur konuşmasını yaptı. Bu arada Hz. Osman'ın ölümünden Hz. Âişe'yi sorumlu tutanlar olmuşsa da Âişe ileri sürülen iddiaları reddederek bu hususta herhangi bir kusurunun bulunmadığını ısrarla belirtmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;span  &gt;Hz. Osman'ın şehid edilmesinden sonra Medine'den uzaklaşan Emevî ailesi mensupları ile Osman'ın Basra ve Yemen valileri, vilâyetlerinin beytülmâlinde bulunan para ve savaş malzemesiyle birlikte Mekke'ye gelerek Âişe'ye katıldılar (Taberî, I, 3099). Umre için yola çıkan Talha ile Zübeyr de Mekke'ye gidip Hz. Âişe'nin safında yer aldılar. Mekke'de "Osman'ın kanını talep için" Hz. Âişe'nin önderliğinde oluşan topluluk, uzun müzakerelerden sonra Medine'ye giderek isyancılara karşı çıkmak yerine Hz. Osman'ın Basra valisi Abdullah b. Âmir'in ısrarı üzerine Basra'ya gitmeye karar vermişlerdi. O sırada Mekke'de bulunan Hz. Peygamber'in diğer zevcelerinden Hafsa bint Ömer de Âişe İle birlikte Basra'ya gitmek istediyse de kardeşi Abdullah buna engel oldu. Resûl-i Ekrem'in Mekke'de bulunan diğer zevceleri ise Zâtüırk mevkiine kadar gittiler ve Hz. Âişe'yi ağlayarak uğurladılar. Daha sonraları bugün "ağlama günü" (yevmü'n-nahîb) diye anılmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;span  &gt;Hz. Âişe "Asker" adlı meşhur devesinin üzerinde Mekke'den yola çıktığı zaman yanında 3000 dolayında kuvveti vardı. Ancak önce Zâtüırk, sonra da Merrüzzahrân'da, zaferin kazanılması durumunda halifenin kim olacağı tartışılmaya başlandı. Talha, Zübeyr veya Osman'ın oğullarından birinin halife olması gerektiği yolundaki tartışmalar sürerken Hz. Osman'ın Küfe valisi Şaîd b. Âs hilâfetin Abdümenâf (Ümeyye) oğullarından alınamayacağını, dolayısıyla Hz. Osman'ın oğullarından birinin halife olması gerektiğini ileri sürerek taraftarlarıyla birlikte topluluktan ayrıldı, Mugire b. Şu'be de ona katıldı. Böylece Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr yaklaşık 1000 kişilik bir kuvvetle Basra önlerine ulaşabildiler. Yolda köpek havlamaları duyan Âişe nerede olduklarını sormuş, Hav'eb suyu civarında bulunduklarını öğrenince Hz. Peygamber'in zevcelerine hitaben, "Acaba hanginize Hav'eb köpekleri havlayacak?" dediğini (Müsned, VI, 52, 97) hatırlamış ve onun bu hareketi tasvip etmediğine kani olarak yola devam etmekten vazgeçtiğini söylemişti. Bunun üzerine Abdullah b. Zübeyr ile birlikte bir grup sahâbî, bulundukları yerin adını belirleyen rehberin yanıldığını ısrarla söylemişler, Zübeyr b. Avvâm da, "Belki ALLAH Teâlâ senin sayende müminlerin arasını düzeltecektir" diyerek onu yola devama ikna etmişlerdi. Hz. Âişe ve beraberindekiler Basra önlerine gelince Abdullah b. Âmir'i, Basralılar'ı kendi taraflarına çekmek üzere şehre gönderdiler; ayrıca Âişe, Ahnef b. Kays gibi Basra'nın ileri gelenlerine mektuplar yazdı. Diğer taraftan Hz. Ali'nin Basra valisi (turkeyarena.com) Osman b. Huneyf, Hz. Âişe'nin kuvvetleriyle birlikte Basra yakınlarına geldiğini haber alınca maksatlarını öğrenmek üzere kendilerine İmrân b. Husayn ile Ebü'l-Esved ed-Düeli’yi gönderdi. Hz. Âişe, gayelerinin isyancı takımın bozduğu barış ve düzeni geri getirmek, mazlum olarak öldürülen Osman'ın katillerini cezalandırmak ve Müslümanların arasını düzeltmek olduğunu bildirmiş, Talha ile Zübeyr de aynı görüşlere katıldıklarını, ayrıca kendilerinin Ali b. Ebû Tâlib'e zorla biat ettirildiklerini söylemişlerdi. Bu gelişmeler üzerine Basralılar ikiye ayrılmış ve sert münakaşalara başlamışlardı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;span  &gt;Öte yandan Hz. Ali, Hz. Âişe ile beraberindekilere Medine'nin kuzeydoğusunda Rebeze'de yetişebilme ümidiyle 3000 dolayındaki bir kuvvetle Medine'den ayrılmıştı (Ekim sonu, 656). Basra'da olup bitenler hakkında yolda bilgi alınca hemen Osman b. Huneyf'e bir mektup göndererek Talha ile Zübeyr'in kendisine bi-atları sırasında hiçbir şekilde zor kullanılmadığını bildirmişti. Bunun üzerine Osman, Ali b. Ebû Tâlib'in haklılığını ileri sürerek diğerlerinin Basra'yı terketme-lerini istedi; onlar da kendilerinin haklı olduğunu söyleyerek Osman'ın şehri terketmesini istediler. Neticede bir akşam namazı sırasında bir baskınla Vali Osman b. Huneyf ve adamları esir alındı. Hz. Âişe onun öldürülmesine engel olduğu gibi serbest bırakılmasını da sağladı ; fakat valinin saçı sakalı kökünden kazınmış, kaşları ve kirpikleri yolunmuştu. Osman b. Huneyf ve adamları bu durumda Zûkâr'da konaklamış bulunan Hz. Ali'nin yanına gidip Basra'daki durumu anlattılar. Bu arada beytülmâl ele geçirildi ve idaresine Hz. Âişe'nin kardeşi Abdurrahman getirildi. Basralı taraftarlarından müşterek biat alan Talha ile Zübeyr kumandayı birlikte yürütecekler, namaz daha önce olduğu gibi Zübeyr'in oğlu Abdullah ve Talha'nın oğlu Muhammed tarafından kıldırılacaktı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;span  &gt;Hz. Âişe Basra'yı ele geçirmekle beraber buranın tam desteğini henüz sağlayamamış, Basra'nın önde gelenlerinden Ahnef b. Kays ile kabilesi Temîm'in bir kolu olan Benî Sa'd'ı bir türlü ikna edememişti. Kûfe'yi kazanmak veya bu şehrin Hz. Ali'ye fiilen destek olmasını önlemek amacıyla Kûfe'nin ileri gelenlerine mektuplar gönderdi. Hz. Ali de hemen hemen aynı günlerde Kûfe'nin desteğini sağlamak maksadıyla şehre arka arkaya üç heyet gönderdiyse de bir sonuç alamadı. Vali Ebû Mûsâ el-Eş'arî tarafsız kalmayı tercih ediyordu. Bunun üzerine Mâlik el-Eşter, Hz. Ali'nin izniyle duruma el koymak için Kûfe'ye gitti ve Ebû Musa'nın konağını ele geçirdi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;span  &gt;Hz. Ali kuvvetlerini Küfe dışında topladıktan sonra Basra'ya doğru hareket etti ve şehrin dışında Zaviye mevkiinde konakladı. Daha Zûkâr'dan ayrılmadan anlaşma sağlama ümidiyle Hz. Âişe'nin karargâhına sahabeden Ka'ka' b. Amr's elçi olarak göndermişti. Ka'ka' Basra'ya giderek Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr ile görüşmüş, kendilerini, Hz. Ali'nin halifeliği etrafında toplandıkları takdirde katilleri cezalandırmanın kolaylıkla mümkün olabileceği yolunda ikna etmeye çalışmış, onlar da halifenin bu görüşte olması durumunda barışı kabul edebileceklerini bildirmişlerdi (Taberî, I, 3156-3157). Hz. Ali'nin Talha ve özellikle Zübeyr ile bizzat görüşmesi de olumlu sonuç verdi. Hatta Zübeyr, Ali'nin kendisine, Hz. Peygamber'in Ali ile haksız yere mücadele edeceğine dair sözlerini hatırlatması üzerine bu işten vazgeçmek istediğini Âişe'ye bildirdi. Ancak oğlu Abdullah onu korkaklık ve döneklikle suçladı. Bu sırada kimse ne olduğunu anlamadan iki taraf da kendisini savaş içinde buldu. Halbuki taraflar adamlarına, karşıdan bir saldırı olmadan kesinlikle savaşı başlatmamalarını emretmişlerdi (Taberî, I, 3183). Bir rivayete göre, Hz. Osman'ın katline iştirak edenlerden bir grup barış sağlandığı takdirde cezalandırılacaklarını düşünerek savaşı başlatmıştır. Hz. Âişe ile Hz. Ali savaşı durdurmak için gayret sarfetmişlerse de çarpışmalar bütün şiddetiyle devam etti. Hz. Âişe feryatlarının bir işe yaramadığını görünce Kâ'b'a ön saflara koşarak barış için bağırmasını ve Kur'an'ın hakemliğini istemesini emretti. Fakat Kâ'b bu sırada öldürüldü. İyi bir kumandana sahip olmayan Hz. Âişe kendi safındakilerin kaçmasını önlemeye çalışıyor, ancak birden bire şiddetlenen savaş özellikle Hz. Âişe'nin etrafında cereyan ediyordu. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;span  &gt;Onun içinde bulunduğu hevdece oklar yağarken kendisini korumak için Abdullah b. Talha dahi! yaklaşık yetmiş kişi burada can verdi. Hz. Ali, savaşın Hz. Âişe'nin bindiği devenin etrafında cereyan ettiğini görünce devenin öldürülmesini emretti; onun öldürülmesiyle bir anlamda savaş da sona ermiş oldu. Hz. Âişe savaşı devesinin üzerinden idare ettiği için İslâm tarihinde bu olaya "Vak'atü'l- cemel" denilmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;span  &gt;Hz. Âişe'nin hevdecine birçok ok saplanmışsa da kendisi yara almadan kurtuldu. Talha, savaşın daha başlarında rivayete göre Mervân b. Hakem tarafından atılan bir okla öldürülmüştü. Zübeyr ise savaş meydanından uzaklaşmakta iken Vâdissibâ'da Ahnef b. Kays'ın kabilesine mensup bir kişi tarafından öldürüldü. Hz. Âişe'nin devesi düşer düşmez Ali taraftan olan kardeşi Muhammed ve ayrıca Ammâr b. Yâsir hemen yanına koşarak onu kalabalıktan uzaklaştırdılar. Hz. Âişe yanına gelen Hz. Ali'ye, "Sen galip geldin, artık müsamahalı davran" dedi. Hz. Ali de hem Âişe'ye hem de onun yanında savaşa katılanlara son derece iyi davrandı. Savaşta ölen Müslümanları bizzat gömdürdü ve Basra'ya girmeden önce ordusuna yağmadan sakınmalarını ve kimseye dokunmamalarını emretti. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;span  &gt;Medine'ye dönmek üzere Basra'dan ayrılacağı sırada Hz. Âişe'-yi bizzat uğurlamaya gitti. Hz. Âişe, meydana gelen olaylardan dolayı müminlerin birbirlerini incitmemelerini, kendisiyle Ali arasında şahsî herhangi bir kırgınlık bulunmadığını, onun iyi ve seçkin bir kişi olduğunu söyledi. Kendisine refakat edecek heyete ileri gelen Basralılar'dan kırk kadın, kırk kadar da erkek memur edildi. Hz. Âişe, kardeşi Muhammed ile birlikte 1 Receb 36 (24 Aralık 656) tarihinde Basra'dan ayrıldı, önce Mekke'ye gitti, hac ibadetini eda ettikten sonra Medine'ye geçti ve hayatının sonuna kadar orada kaldı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-1373562462830225545?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/1373562462830225545/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=1373562462830225545' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/1373562462830225545'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/1373562462830225545'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2012/01/camel-vakas-deve-savas-hz-ali-ile-hz.html' title='Camel Vak`ası (Deve Savaşı) Hz. Ali ile Hz. Âişe arasında cereyan eden savaş (36/656).'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-4123149254969304386</id><published>2012-01-13T17:14:00.005+02:00</published><updated>2012-01-13T18:04:21.754+02:00</updated><title type='text'>Kûfe halkına yezîd olmak.</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-GzswS4DTQKQ/TxBUP6JVA2I/AAAAAAAAAB0/OylM8xmGbQk/s1600/images11.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 225px; height: 225px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-GzswS4DTQKQ/TxBUP6JVA2I/AAAAAAAAAB0/OylM8xmGbQk/s320/images11.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5697146160906830690" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;İman dille taşınacak kadar hafif, fakat kalp ile taşımak için ise son derece ağırdır. İmanı taşımada kalbin kas ve gücü sahip olduğu aşktan gelir. Kalp ne kadar arınmış, ne kadar ilahi kelimetullah ile mücehhez olursa o derece kesif bir aşka ve dolayısı ile imanı taşıyacak güçlü bir kâlbe sahip olur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Bu derecelerden yoksun olanlar ise imanı sadece dillerinde yani sureta taşıyarak, taşıyormuş gibi yaparlar, ve en yakın imtihanda yüklerini oracikta bırakıverirler. Hz. Osman'ı, Hz Alî'yi (kv) ve cennet gençlerinin efendisi Hz. Huseyin'i katleden yezîd zihniyeti, cinayetlerine o zamandan bu yana devam etmekte, Muhammedî ahlâkı kendine düşman bellemektedir. Kerbelâ'da vukuû bulan elim hadisede, sadece mağdur olarak Hz. Hüseyin ve yanındakiler değil aynı zamanda yezîd-i propaganda ile zihinleri bulanmış, imanlarını dillerinde muhafaza eden Kûfe'lilerdir de. Zira mağduriyet açısından Taif'lilerden çokta bir farkları olmayan Kûfe'lilerin akılları başlarına bir zaman sonra gelecek ve yapıp ettiklerine pişman olacaklardır. Lakin imtihân onlar için çoktan netice vermiştir.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Bu ibretlik hadisenin bizlere ve bizden sonrakilere anlatiyor olduğu ve Resulullah'ın (sav) hadisi şerifinde aşikâr-ı sır olarak düstûrlanan, hâkikat sudur: Zûlm ile birsey elde eden bizden değildir.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Aklın, selim bir muhâkeme altında tercihi cok aşikâr olsa da, taşıyor olduğumuz nefs maalesef bizlere o konforu sağlamaz. Bir açıdan bu ilahi olgu, hasatta, kaliteli dolu tanelerle, içi boş olan tanelerin ayrılmasını saglar. Çünkü Muhammedî terbiyeye muhatap olan insan aklî olgunluk ve faris bir muhâkemenin sahibi olması münasebeti ile aldığı kararların tek ve yegane sorumlusudur. O mesuliyete, muhatap alınan insan, telkin ve tehditlerden mürekkep bir zihin bulanıklığını sebep gösterip, mesuliyetini yerine getirmemezlik yapamaz, yapsa da kabul olmaz. Çünkü önünde bu terbiyenin öğretmeninin bizlere kâtlini haber vererek emanet ettiği evlâdı, bu uyuşuk Kûfe zihinliler yüzünden, bizlere kaçamayacağımız bir miras bırakmıştır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;Zaman gelir yezîdin, bastan çıkararak, tehdit ederek ele geçirdiği zihinler, sadece Kûfe'de değil, bugün Aziz Sultangâzi'de ve Aziz Maltepemiz'de de karşımıza çıkmaktadır. Buradan şu sonuç da çıkarılabilir, eğer Kûfe'liler imanlarını dillerinde taşımasalardı yezîd zuhur etmezdi. Dolayısı ile yezîd Kûfe'ye, Kûfe de yezîde muhtactir. Eğer biz de Kûfe'lilerin zâfiyetlerini paylaşıyor, onlar gibi yapılan zûlme sessiz, baskı ve tehditlere dirençsiz ve bastan çıkaran tekliflere müştâk isek, yezîdimize hazır olmamız gerekir ki; zaten kendide zuhur etmiştir.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: right;"&gt;Rabbim, Hz. Hüseyin'in her zaman ve her an yanında &lt;/p&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/-3Voux88lIBQ/TxBUamW1g_I/AAAAAAAAACA/ZZeBP0ygkPo/s320/images22.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5697146344573338610" style="float: left; margin-top: 0px; margin-right: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; cursor: pointer; width: 265px; height: 190px; " /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: right;"&gt;olanlari zaferlerin en arzu edileni ile taçlandırsın.&lt;/p&gt;&lt;div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-4123149254969304386?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/4123149254969304386/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=4123149254969304386' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/4123149254969304386'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/4123149254969304386'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2012/01/kufe-halkna-yezid-olmak.html' title='Kûfe halkına yezîd olmak.'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-GzswS4DTQKQ/TxBUP6JVA2I/AAAAAAAAAB0/OylM8xmGbQk/s72-c/images11.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-4556609131222487977</id><published>2011-12-25T23:49:00.000+02:00</published><updated>2011-12-25T23:50:15.424+02:00</updated><title type='text'>HİKMETİN PEŞİNDE AYAĞA TAKILAN TAİF’İN TAŞLARI</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;O sabah, sonbaharın görevini kışa devrettiği iklim şartlarının getirdiği bir yorgunluğun, bir  mahmurluğun üstüme yapışan dokusu ile güne başladım. Severdim aslında ardında yanlızlaşmayı getiren gri bulutları, severdim; çünkü mahzuni gökyüzü dahi içindeki kasveti ile kararırken, ortama saldığı engin grilik ruhuma iyi gelirdi. Özellikle denizin de grileşen renginde kaybolan ufuk çizgisi, hem göğü denize, hem de denizi gökle buluşturur ruhum bu vuslattan çok beslenirdi. O sabah bunlardan hiç biri aklıma gelmedi. Aklımda hala siyaset vardı. Telefona sarıldım, bir dostumu aradım “Hemen ilçeye gel…” dedi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;“Hayırdır ne oldu?” diye soramadan apar topar ilçe başkanlığına geldim. Mevzu belli oldu. Cesedlerini ruhlarına değil de nefislerine uyduranların kısa bir gösterisini takiben beliren manzarada, ilkelerimi vakumlamaya gayret eden simaları görünce günün farklı geçeceğini anlamak zor olmuyordu. Yaklaşık 17 aydır büyük bir aşkla paylaştığım gönüldaşlık, yavaş yavaş içeriğini ve yapısını artık bünyesinde dostluğun ve muhabbetin kesafetini arttırdığı yeni bir hale dönüşürken; büyük bir heyecan yaşamaktaydım. Bu başkalaşıma paralel olarak, pek tabidir ki; gönüldaşlarımın bazıları ile dostluğumuzu uhuvvetten beslenen yeni bir boyuta taşırken, geride kalanlarla ilgili olarak da muhabbetli anılarımızı yadımızda muhafaza edeceğiz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;İster bizimle birlikte yaşasın veya ister yadımızda yerini alsın, tüm dostluklar benim için değerlidir. Çünkü dostluklarımı gönül evimde ağırlarken, aynı zamanda onlardan da içeriğine bakmaksızın hatıralar alarak evimi zenginleştiririm. Bu sebeple herhangi bir dostumdan gelen hatıra her ne olursa olsun, taş dahi olsa ona Taif’in taşı muamelesi yapar, bir gonca gül olarak gönlümün en muazzez mevkiinde saklarım . Umarım ki; bendeniz bu edep üzre yürürken sizin ayak izlerinizi takip ederim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Bu sebeple, edep menzilinde sizlere yetişmeye çalışan bir kardeşiniz olarak, dillerden sardedilenleri sizler gibi bu yolun sebatkârları nasıl kucaklıyorlarsa; bizler de aynen öyle kucaklamaya çalışırız. Bu zor bir meseledir. Ben de zorlanıyordum elbet Aldous Huxley gelir aklıma ne zaman kendimi ifadede zorlansam, O “Ses Sese Karşı” romanında şöyle diyordu: “&lt;b&gt;&lt;i&gt;Çapraşık konularla herkes gibi o da başa çıkabiliyordu. Ama iş sadeliğe geldiğinde, yetenekten yoksundu; çünkü sade şeyleri ele almak yeteneği, kafadan geldiği kadar yürekten de gelir; inceleyen ve kavrayan akıldan geldiği kadar, duygulardan candanlıktan ve sezişlerden de gelir…”&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; Evet, sadelik…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Abartıdan, süslemelerden uzak, hakikât olarak sadelik… Acaba biz süsleyerek neyi gizliyoruz? Hakikâti mi? Yoksa eksik ve noksanlarımızı mı? Yoksa Wittgenstein dediği gibi üzerinde konuşulmayan şeyler karşısında susmalı mıyız? Elbette HAYIR. Çünkü Wittgenstein, Ludwig, kendince bu düstûru metafizik hakikâtler için söylemiştir. Aksine siyaset günümüzün dünyasında nefsi tahriklerle manipüle edilen gayet fiziki bir metâ halini almıştır. Hatta daha da ileri giderek, siyasetin algı ve aksû-l âmelleri (reaksiyonları) müşterilerinin bileşik medeni vasıflarına paralel olarak, ihtiras ve arzularının elinde şekillendirilmeye bırakılmıştır. Böylece kendine siyasetçi diyen kifâyetsiz muhterisler arenayı doldurmuşlardır. İşte biz bu, nefsî ihtirâs ile kıvam bulmuş kifâyetsizliği konuşmalıyız.  &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div style="mso-element:para-border-div;border:none;border-bottom:solid #666666 1.0pt; mso-border-bottom-themecolor:text2;mso-border-bottom-themetint:153;mso-border-bottom-alt: solid #666666 .5pt;mso-border-bottom-themecolor:text2;mso-border-bottom-themetint: 153;padding:0cm 0cm 0cm 0cm;margin-left:108.0pt;margin-right:0cm"&gt;  &lt;h5 style="margin-left:0cm;mso-add-space:auto;border:none;mso-border-bottom-alt: solid #666666 .5pt;mso-border-bottom-themecolor:text2;mso-border-bottom-themetint: 153;padding:0cm;mso-padding-alt:0cm 0cm 0cm 0cm"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/h5&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Konuşmalıyız ki; bu gücün şehveti ile zehirlenmiş kifâyetsizlik, bir daha nüksetmesin, bir daha kardeşlerin arasına nifâk salmasın. Bir &lt;b&gt;&lt;i&gt;ortak yarar siyaseti&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;sup&gt;(1)&lt;/sup&gt; altında, misyon yürüten bizler, bu ortak yararı sadece dayatmalarda aramamalıyız. Zira iyi, doğru ve güzel adına yapılan gayretlerin sonucu bizlerin uhuvvetini arttıracağından rıza-î ilâhi cezbeder. Bir insan bundan öte ne isteyebilir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Buna mukabil, ben insanı eşref-i mahlûkât olarak bilirdim, ama birileri bizi eşref-i papağan zannediyor. Zannetmekle kalmıyor üstüne üstlük öyle olduğumuzu dayatıyor. Bu baskı ve dayatmaya karşı durmamız gerekir. Çünkü demokrasiler, idealler ve hasılı AK Parti ancak böyle ayakta kalır. Çilekeş dava erenleri ve şehidlerimizden bizlere miras kalan mukâddesata saygılı muhafazakar demokrat düşünce sistematiğimiz, omuzlarımıza ağır bir sorumluluk yüklemektedir. Bu sorumluluğun icrâsından, ulû-l emr’e itaât ediyoruz, göstermelik tavrı sergileyerek kurtulamayız. Yani doğru muhâkeme ile yanlış sonuca ulaşmak, yanlış muhâkeme ile doğru sonuca ulaşmaktan daha evlâdır. Çünkü insana gayret farz, sonuç nasip kılınmıştır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Değerli dostlarıma Dücâne Cündioğlu’nun bende derin izler bırakan ifadesini hatırlatmak isterim ki; &lt;b&gt;&lt;i&gt;dinî yükümlülüklerin sadece ahkâmı olmaz, ayrıca âdabı da olur. (İşadamı ve siyasetçilerin irfanî felsefelere karınları tok olduğu için, ibadetlerin bir de esrarı vardır bile demiyorum.).&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt; Hâsılı, dindarlığın kıvamı hükümle değil, edebledir. Nefis ahkâm'dan çok âdabla terbiye olur. İlim'den çok irfanla. Haram'dan çok mekruh'la.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Ama bunları konuşurken, her zaman Taif’in taşlarını hatırlamakta fayda olur. Zira o taşlar hala atıldıkları yerde bulunuyorlar. Hala üzerinde mübarek kanın izleri taze olarak duruyor. Lakin şimdi biz oralarda yürürken ayağımıza takılan Taif’in taşlarına bakarak ayağımızın kanadığını düşünüyor nefsimizin kabarmasına imkan veriyoruz. O taşları sinemizde güle çeviremiyor, böylelikle gönlümüzün muazzez köşelerini çiçeksiz ve boş bırakıyoruz. Boşluk kabul etmeyen ruhumuz O boşlukları nefsimizin eliyle kin, nefret ve garezle dolduruyor ve sonunda katılaşan, kararan bir kalp ile başbaşa kalıyoruz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Şimdi Taiflileri affeden bir Resûl yok ki. Bir ilahi talimat ile emir bekleyen Cibr-il Emin dahi kaderi Resûl’un iki dudağı arasına sıkışmış Taif için yapacağı bir şey yokken; Resûl’un yüreğinden gelen cevabı karşısında, insana niçin secde ettiğini anlamış olması bir ilahi hikmet değil midir? Biz ümmeti Muhammed olarak ne yapacağız hala orada durmakta olan Taif’in taşlarını alıp gerisin geriye mi atacağız; yoksa öğretmenimizin bize öğrettiği gibi gölümüze çiçek olarak mı yerleştireceğiz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Evet, ben de bir Taif’liğim sadeliği bulmaya çalışarak özür diliyorum. Sizler benim size, ümmetin bir parçası olan size, taş attığımı düşünüyorsanız; siz, size yakışanı yaparsınız.       &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Abdülmennân Tor&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;Maltepe, İstanbul&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt; 27 Aralık 2011&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align:justify;text-justify:inter-ideograph"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left:106.2pt"&gt;( 1) : KYMLICKA, Will, “Çağdaş Siyaset Felsefesine Giriş” İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Sf: 309-310 &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-4556609131222487977?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/4556609131222487977/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=4556609131222487977' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/4556609131222487977'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/4556609131222487977'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2011/12/hikmetin-pesinde-ayaga-takilan-taifin.html' title='HİKMETİN PEŞİNDE AYAĞA TAKILAN TAİF’İN TAŞLARI'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-6651592126463583010</id><published>2010-06-14T19:37:00.002+03:00</published><updated>2010-06-14T20:00:00.995+03:00</updated><title type='text'>POLİTİK EKSENLER DEĞİŞİRKEN, TÜRKİYE SINIRLARINA SIĞABİLİR Mİ?</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizin hayli yoğun , yorucu ve yıpratıcı gündemine bakıp anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken; bir an aklıma kutupların dondurucu soğuğunda veya çölün kavurucu sıcaklarında yaşam sürmeye çalışan insanların çabaları geldi. Elbette bu kabil uç iklim şartlarında yaşayan başka insan toplulukları da vardır. Hepsini değil ama sıcaklık açısından iki ucu karşılaştırmak bir perspektif verebilir düşüncesi ile kutup ve çöl numunesini ele aldım. Hepimizin kabulu gereği, öncelikle böylesi uç şartlar, bu şartlara muhatap olan insanlar için değiştirilebilir veya iyileştirilebilir şartlar değildir (en azından öngörülebilir gelecek için). Pek tabidir ki; yaşamak ve hayatta kalmak için şartları değiştiremeyen insan kendini bu şartlara münasib kılmak zorunda hissetmiş ve buna göre bir kültür geliştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutup yaşamı ile ilgili olarak Eskimoların veya Sahra çölündeki Tuareg’lerin yaşam şartları ve onların bu şartlara uyum sağlamış yaşam kültürleri incelendiğinde en önemli unsur, eldeki kaynakların ihtiyaçları karşılamak için ne kadar kesin, kât’i ve sert kurallarla, tanzim edildiğidir. Aksi takdirde hayatın sonlanması kaçınılmaz olurdu. Dolayısı ile hangi değişken üzerinden bakarsanız bakın (sıcaklık, nem, irtifa vb). İhtiyaçları gideren kaynakların yönetimine ait kuralların son derece katı ve esnetilemez olduğu gözükür. Binlerce yıldır bu gibi uç iklim şartları hala insan nüfuzunu bünyesinde barındırabiliyorsa mevzu ettiğimiz kaynak ihtiyaç yönetimine ilişkin kural sistemlerinin geçerliliğine “Rock Solid” (gözardı edilemez) bir delil teşkil eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Misallendirdiğimiz bu uç iklim şartları gibi uç sosyolojik şartlar da tarif edilebilir mi? Tarif edilirse bu uç sosyolojik şartlara numune bulunabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soruyu zaman zaman yeniden geri dönüp irdelemek üzere kendi halinde bırakıp, Türkiye’nin Mayıs 2010 tarihinden itibaren gündemine gelen olayları yeniden ve hızlı bir biçimde sararak bu olayların arkasına gizlenmiş, örtülmüş kurguların içeriğine vakıf olmaya çalışalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle Mayıs başında ortaya çıkan skandal görüntüler ile devrilen CHP’nin kuvvetli Genel Başkanı Deniz Baykal’ı hatırlayalım. Bu olayın zihnimde ortaya çıkardığı artçı dalgalar o kadar çetrefilli idi ki; muhakememin kararmasına dahi yolaçtı. Ne yapmıştı da Deniz Baykal bu komploya kurban edilmiş arkasında ağlayan bir kişi kalmamıştı. Malum kaset ile yıkılan Baykal nasıl olurda savunması beklenen kişiliğini sanki daha önce hiç yaşamamışcasına tarihe gömülmesine rıza gösterir; sanki şedîd bir tehdit almışcasına nasıl kendi kabuğuna hiçbir şey olmamışcasına çekilirdi. Bu kaset gerçek dahi olsa nasıl Deniz Baykal’dan beklenmediği şekilde davranabilirdi. Bu Deniz Baykal cephesinden bakıldığında ilk akla gelenlerdir. Ya diğer CHP lilere ne demeli, sabık liderleri çarşaf açılımı yaparken onu yere göye sığdıramayanlar, 29 Mart seçimlerinde İstanbul’da alınan oyların üzerinden iktidar beklentisine giren kalemşörler, Kutlu Doğum haftası münasebeti ile Deniz Baykal’ın ağzından dökülen sözler ile esen ılımlı dialog rüzgarına yelken basan liberaller. Deniz Baykal’ın istifası ile salya sümük gözyaşı döken üst düzey CHP yöneticileri, ve 53 yıllık arkadaşlarını bozuk para gibi harcayan sözüm ona kurt siyasetçilere ne demeli. Bu CHP lilere bir sıfat bulmak mümkün değil. Yani ne desem ihanet desem onun bile bir şerefi haysiyeti varken ifade olarak otururken mana olarak oturmuyor. Zira bu ihanet bile değil. İhanet dediğin şey bir azınlığın işidir burada tüm CHP den bahsediyoruz. Bunlar değil mi Kılıçdaroğlu’nu 1189/1189 ile seçen. Dün DYP nin vitrininde Genel Başkan yakıştırmaları ile caka satan Prof Batum’u hooop MYK ya seçip de Kılıçdaroğlu’nu genel başkanlığa taşıyan baş taktisyen İstanbul İl Başkanı’nı dışarıda bırakan? Bu CHP eskiden de garip bir parti idi şimdi iyice garip hatta tanınmaz hale geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlarsanız bizde bir söz vardır nasıl geldiysen öyle gidersin. Mustafa Kemal de bu sözü kullanmış geldikleri gibi gidecekler diyerek İstanbul’u işgal eden işgalcilere seslenmiştir. Nihayetinde herkes geldiği gibi gitmiş ve gidecektir. Benim arzum bundan sonra kimsenin kıçını başını görmek istememektir. Çünkü anlaşıldığı kadarı ile bu metod CHP de uygulanmaya konacaktır. Bu nasıl bir partidir ki; kanarya sevenler derneği dahi yönetimine insanları oyları seçip oyları ile indirirken. Koca CHP kendi delegelerine dahi güvenememiş nihayetinde 1189/1189 oy alan bir Kılıçdaroğlu Deniz Baykal’ın sağlığında ona bayrak açamamış, Deniz Baykal’ın nezdinde temayüz eden ve bir kısım CHP’linin bu iş Deniz Baykal ile olmaz düşüncelerine derman olacak çıkışı yapamamıştır. Eğer yapmış olsaydı belki lideri kurultayda deviren bir “YENİ” lider vasfıyla CHP’ye daha çok faydası olurdu. Kalıcı olurdu. Selefi de kurultayda yenilmiş onurlu bir lider olarak anlı şanlı bir devir teslim yapardı ama onuru haysiyeti beş paralık olmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki kendilerine siyasetin duayeni diyenler, kurt politikacı, kaçın kurrası diyenler şu fakirin akıl ettiğini düşünemeyecek kadar akıldan, iz’ândan yoksun kimseler miydi? Elbette hayır. Peki o zaman bu oyunun, bu rezilliğin gereği neydi. Bıraksanız zaten 15 gün sonra hemde olağan kurultay var Deniz Baykal’a yıllarca “katlanmış” bunca CHP’li 15 gün sabredememiş mi? Hem sabık liderin yaptıklarını aynını yapacaksın, hem de onu nâ hak yere değiştireceksin ve bunun üzerine kendi delegelerine dahi güvenmezken çıkıp halkdan oy talep edeceksin. Şunu da yeri gelmişken hatırlatayım da üstümde kalmasın CHP’li hanımlar beyler Türkiye’yi de CHP’yi yönettiğiniz tarzda yönetecekseniz, hiç zahmet buyurup da kapımıza gelmeyin. Devam edelim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet mayıs ayının başında CHP’deki manzara buydu. Niye CHP hakkında bu kadar laf ettiğim izahatına gelince. Doğaldır ki bir sistemi parçalamak için en zayıf halkadan başlarsınız. Çünkü bu zayıf halka direnemez size karşı koyamaz ve istediklerinizi yaptırabilecek konuma kolaylıkla gelir. Evet CHP Türk siyasi sisteminin zayıf halkası idi. CHP’nin zayıflığını bu derece çekici yapan ise kitle partisi olmasıydı. CHP birbiri ile uyumsuz iki özelliğini kurulduğu günden bu yana içinde hep muhafaza etmiştir. Bu iki özellikten biri kitlelere seslenme dürtüsü, diğeri ise merkezinde bulunan kara delik, yani politbüro örgütlenmesidir. Bu yapılanma belki tek parti iktidarı veya dönemi içerisinde akılla değil ama zorlama ile açıklanabilecek bir gerek olsa da; zamanımızın açık, şeffaf yönetim düsturlarına taban tabana zıt bir manzara sardetmektedir. Fakat CHP, geçmişin bu zorlama yapısını gelişen dünyanın ihtiyaçlarına binaen daha ileri noktalara taşıyacağına kendi içine kapanarak miras kalan kara deliğe kozmik bir mahremiyet kazandırarak kendi seçmeninden hatta ve hatta kendi parti yöneticilerinden de uzaklaşmaya başladı. CHP’nin bünyesinde muhafaza ettiği bu sosyolojik hastalık günümüzde evrilerek sosyo-patolojik bir hal aldı. Bu hastalıklı yapı her ne kadar CHP’ye zarar veriyorsa da asıl üzüntü uyandıran, CHP’nin ütopik (teorik) değerlerini, CHP’nin pratik değerlerinden daha fazla seven, bu halkın, yaşaması muhtemel hayal kırıklığı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hala Deniz Baykal şokunun etkilerini yaşarken, ara sıra dönmek üzere olayı burada noktalayalım ve ilerleyelim. Deniz Baykal dan sonra kurultay kulisleri ile meşgul edilen kamuoyu önemli bir randevusuna hazırlanıyordu. Şunu kabul edelim. Bir cadı kazanı içinde yaşıyoruz. Toplumun genelinde karşısındakine yönelik bir itimatszılık var. Bu itimatsızlık aynı zamanda küresel bir hastalık zira değerleri birbirine karışan “Bilgi” ve “Malumât” toplumun zihnini karıştırıp muhâkemelerini çökertiyor. Bu bir hastalıktır, ama bu hastalığa düçâr olanlar bir sıkıntı, bir acı hissetmezler hatta muhâkemelri bir vesile devri dışı kaldığı için kendilerine dayatılan şablon ve sloganları kendi muhâkemelerinin ürünü sanıp sevinebilirler de. Hatta ve hatta Filistin nire İstanbul nire ne işimiz var bizim orada diyebilirler. Zira bu söz sahipleri, yukarıda bahsettiğimiz hastalıktan muzdarip olduklarından zihinlerinde; Filistin bir bilgi olarak değil de bir mâlumat olarak kodlanmıştır. Filistin nereden çıktı diyebilirsiniz. Bu yazının ana konusuna küçük de olsa bir gönderme yaparak sizi uyandırmak istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi ve mâlumat arasında önemli olduğuna inandığım, ve bu vesile ile de dediğindiğim, fark; belki bundan sonra yazacaklarımın da arka planında yatan probleme de vurgu yapmaktadır. Bizlerin “bilgi” olarak tanımladığımız edinim aslen dört farklı kademeden oluşmaktadır. İngilizce’de bu terimlerin karşılıkları kendilerini daha rahat tanımlarken Türkçe’de bu ayrışım biraz içiçe geçmiş hatta zaman zaman kısmî anlam kayıpları ile beraber bir muğlaklık içermektedir. Efendim nedir bu bilgiyi tanımlayan dört kademe hemen verelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veri–Mâlumat–Bilgi–Hikmet (Data-Information-Knowledge-Wisdom).&lt;br /&gt;İslami îstılâhta bu bilgi kademelerinin müellifleri Abîd-Mümîn-Arif-Alim olarak verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Abîd:&lt;/strong&gt; Cemaati oluşturan nicelik (Veri – Data)bilgisine sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mümîn:&lt;/strong&gt; Nicelikleri anlayan “mâlumat” (Information) a sahip olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Arif:&lt;/strong&gt; Elde ettiği mâlumatları muhakemelendirerek anlamlandırarak onları&lt;br /&gt;yorumlayan “Bilgi” ye (Knowledge) dönüştürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Alim:&lt;/strong&gt; Aklî süreçlerin ötesi de dahil olmak üzere bilgi kaynağı (Hikmet – Wisdom) olarak temayüz eder&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısı ile yukarıda biraz eleştirel baktığımız Filistin meselesinin bazılarının zihninde mâlumat mı, bilgi mi olduğuna ilişkin tespitimize; bu ek bilgi çerçevesinden tekrar dönersek görülenin veya zihinlerde izi kalan hadisenin henüz anlaşılmış ama anlamlandırılamamış olduğu görülmektedir. Burada zikredilen bilgi kademeleri arası faz değişimi veya geçişkenlik, kişinin kişilik özellikleri bağlamında yer yöne doğru olabilmekte hatta süblümleşme dahi gösterebilmektedir. Bu geçişkenliği tarif ederken daha çok negatif geçişkenlikten ziyade pozitif geçişkenliğe yani veriden hikmete olan geçişkenliğe atıf yapılmaktadır. Bu geçişkenliği tetikleyen veya teşvik eden en temel unsur “akıl”dır, insan hem ilahi ve kadim felsefenin söylemi ile, hem de iyi-güzel-doğru adına pozitif geçişkenliğe (yolculuğa) teşvik edilir. Bu yolculuk, yola, yolcuya ve zamana bağlı olup yol eğitim ile, yolcu talib ile, zaman ise zeka ile tarif edilirse; geçişkenlik bu üç değişkenin belli bir uyum içinde olmaları ile sağlanır. Dolayısı ile herkesin sahip oldukları kişisel özellikleri dolayısı ile kişisel menzilleri farklıdır. Yolculuk herzaman veriden hikmete olsa da (teorik olarak) farklı menzillerde neticelenebilir. Burada daha önce bahsettiğimiz uyumu dikkate alırsak bileşenlerden biri veya birkaçı vaktinden önce veya tam vaktinde uyumsuzluk, kifayetsizlik oluşturabilir. O takdirde kişinin yolculuğu o noktada nihayet bulabilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu acı veren bir hadise olmaktan öte, bu gerçekle yaşanması gereken ve böylece içinde bulunduğumuz fazın, kademenin farkında olduğumuz müddetçe, mutluluğu anlamlandırıp sahipleneceğimiz bir imkanı bize tanır. Nasıl ki; atomaltı dünyada, elektron hareketleri enerji yörüngeleri olarak tanımlanıyorsa; bizim bilgi fazları da akıl yolu ile elde edilen bilgi, tecrübe ve kültürel edinimlerle tanımlanır. Dolayısı ile bri üst faza atılım yapan kişi elektronun verdiği foton/lar gibi o kişide etrafına feyz ve bereket saçar. Tersi hareketler ise inancı sekteye uğratan feyz ve bereketi sönümleyip onun yerine itimatsızlık ve toplumsal huzursuzluğa sebep olur. Belki bugün yaşadığımız toplumsal çalkantıların, genel itibari ile negatif bir geçişkenlik içinde olduğumuzdan kaynaklandığı söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bir an çok fazla detaya dalıp ana fikri kaybettiğimi düşünerek bu alt bölüme bir nokta koyup Mayıs ayını irdeleme devam edelim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sn. Kılıçdaroğlu’nun 1189/1189 ile genel başkan olarak seçimini takiben yeni ama eski(köhne) CHP yönetimi bir önceki yönetimle en önemli farkını ortaya koymak üzere, TBMM’den gerekli kabul oyu ve CB’nin onayını alarak kabul edilmiş YSK’nın da belirlediği 12/09/2010 da referanduma gidecek olan anayasa değişiklik paketinin iptalini talep eden bir dilekçe ile ağızlarını çalkalayıp Anayasa Mahkemesinin yoluna düşmüşlerdir. Bu vesile eski ile yeni eskinin farkını ortaya koyan CHP halkın nezdinden itibarını doruklara çıkarmış ne yapacağını bilemez bir hale gelmiştir. Bugüne kadar ortaya somutu geçtik soyut hatta ütopik de olsa bir vizyon koyamamış tek yaptığı İktidarın her yaptığını elgellemek olarak gören, negatif geçişkenlik sevdalıları olarak maddi ve manevi zenginliğe tırmanmak yerine ortak fakirlik ve cehalete yapışmayı erdem sayan bu zihniyet şu kelimelere âşıktır. Durmaya, hareketsizliğe, tek partiye, duvarlara, donmaya, okumamaya, körlüğe, sağırlığa, atanmışlığa, teokrasiye, trene, ovaya vb.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Niyetimiz tabii ki; CHP'yi mütemadiyen eleştirmek değildir. Ama CHP’nin Türk siyasi sisteminde kapsadığı yer ve sahip olduğu zaafiyet bir araya gelince ülkemiz için oluşturduğu tehdit gözardı edilemeyecek ölçüdedir. Bizim de bunu hatırlatmamız CHP için bir tenkit olarak değil, anılan zafiyetten kurtulması için bir başlangıç olması kabilinden bir destektir. Doğrusu da mütevazi uyarımızın dikkate alınmasıdır. Omurgalı, güçlü, memleket ve millet (tabii ki; vatanımızı ve milletimizi kastediyorum) sevdalısı bir CHP görmek ümidi ile diyerek noktayı koyalım. Gelelim asıl mevzumuza.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Daha önce bahsettiğimiz nedenlerle dünyanın kanaat ve politik eksenlerinin değişimlerine binaen, ve özellikle medeniyetler beşiği olan içinde bulunduğumuz bölge, yine ve herzaman ki gibi dünyanın bakışlarının çevrildiği, güç oyunlarının yapıldığı bir bölge haline gelmektedir. Geçmişten farklı olarak artık kamu (kitle) oyunun bir parçası, hatta önemli bir unsurudur. Oyuna yeni bir fâil olarak dahil olan kamu gibi medya da silah ve mühimmat gibi, oyuncu güçlerin envanter listesinde yer alan yeni ve en önemli unsur olarak dikkat çekmektedir. Bölgemizi, coğrafyamızı, dünya arenasında bu kadar çekici yapanın sadece sahip olduğu yer altı enerji kaynakları olduğunu söylemek ve bu kabul üzerinden strateji ve politika geliştirmek aranan cevabı üretemeyen beyhude bir gayrettir. Zira dünyaya hakim olduğu vehmine şehvetle bağlı olanların, bugüne kadar insanların zihinlerinde inşaa ettiklerini düşündükleri sanal gerçekliği kırarak, insanların, mutluluk içinde yaşadıklarını sandıkları ortamın, aslen bir lağım çukuru olduğunu, bütün çıplaklığı ile gösterecek olan bağımsız, adil ve hakca muhakemenin kaynağı olabileceği endişesi ile toprağın altında değil, ama mazlum zihinlerin ardındaki uyanışın ayak seslerinden rahatsız olmalarıdır; gözlerin yine bölgemize dönmüş olmasının sebebi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu gerçek doğrusunu söylemek gerekirse zaten bir “Vâ’dü’l-Allah” dir. Şu kısa süre içinde dahi insanları uyaran ve doğru tarafta, sırâtûl mustâkîm üzre olmalarını ikâzını taşıyan ve farkında olduğumuz veya olmadığımız bir dizi olayı müşahade ettik, ediyoruz. İçinde feraset yanlışları olsa da bir çok ülke vatandaşı ile beraber teriplenen “Yükümüz İnsani Yardım Rotamız Gazze” sivil insiyatifi, her ne kadar ana hedefine ulaşamamışsa da bir çok tâli hedefe ulaştığı, sarih bir gerçektir. Bu insiyatif tertip ettiği organizasyonla en azından bir turnusol testi hüviyetine geçerek, zihinleri bulanıklaştıran medya savaşgücünün (Mediatronic Warfare, self-made terminology for undercover pen-knights) kısmen de olsa açığa çıkmasını, bazılarının üzerlerindeki örtünün düşmesini sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Şimdi esasen tali bir konu olan Gazze Yardım konvoyunun başına gelenler, artık çokca yazılıp çizildiğinden ve olayın siyasi analizi, mevzunun cari hukuki gerçekliğinin çok gerisinde kaldığı için, şimdi buna girmeyeceğiz. Fakat O insanları türlü bilinmezlikler içeren bu yolculuğa çıkaran derin tarihi perspektife kapsamlı bir bakış atacağız.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Başlarken şu tespitleri yapalım:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;1. Bölgemizin tarihi donuktur. Yani olaylar yaşanmakta ama zaman geçmemektedir. Aynı kareye çekilen bir çok resim gibi; ayın gece gökyüzünde çizdiği yörüngeyi nazara vermek için, aynı kareye yapılan üstüste çekimler gibi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;2. Bölge halklarının aralarında gelecekte ziyadesi ile kullanılmak üzere suni olarak geliştirilmiş ve sonraki nesillerin zihnine, muhakemelerini engellemek için ezberletilerek nakşedilmiş garâbet mesabesindeki tarih öğretisinin varlığı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;3. Her ne kadar bu coğrafya içinde yer, yer suni olarak belirlenmiş sınırlar ile ayrılan mücavir yönetim alanları (ülkeler) olsa da bu coğrafya sosyo-eko-politik açıdan yekparedir. Şu an içinde yaşadığımız bölünmeler tabii ve kültürel bir zemine, bir tarihi perspektife dayanmadığından, arızalı olarak yaşamaktadırlar. Bu arızaların şikayetlerin, sıkıntıların sesi, küreselleşmenin yan etkilerinin sonucu olarak günümüzde daha gür ve yüksek çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;4. Bölünmekten, parçalanmaktan endişe edenler asıl bölünmüşlüğün ve parçalanmışlığın içinde yaşamaktadırlar. Yekpare olduğuna ait kanaatlarimizi dile getirdiğimiz bu coğrafya bölünerek, kesilip, biçilerek kendi başlarına bağımsız mücavir alanlar oluşturulamamış ve fakat vaktiyle cûzî telâkkî edilebilecek sorunların, zaman içinde bu mücavir alanlar içinde geliştirilerek mücessem fitneler haline dönüşmeleri sağlanmıştır. (bkz. Ermeni ve Kürt sorunları)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Tekrar O meş’um ve yürek yakan sorulara geri dönelim “Filistin nire İstanbul nire bizim ne işimiz var orada” ve “Ne O Filistin bayrakları öyle? Burası İstanbul biz işgal altındamıyız?” Bu soruları soran zihinler, ziyadesi ile tespit 2 deki, kısmen de 4 maddedeki kanaatlerden muzdarip olup, 1, 3 den bir miskal payları olmamıstır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Maalesef bu soruların müellifleri kât’î olarak köklü bir tarih bilgisinden dolayısı ile benliklerini şekillendirecek bir tarih şuurundan da yoksundurlar. Her ne kadar bu eksiklikliğin, cehaletin ve dolayısı ile ayıbın sorumluluğu tamamen bu kimselere cirolanamasa da, en azından âklî vasıfları ile sahip oldukları bilginin doğruluk ve adaletini, kıyâs terazisinde tartmalarını istemek ve hatta bu noktada onlara yardımcı olmak da bizim yükümlülüğümüz ve sorumluluğumuzdur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dedik ya türlü türlü milletlerden bir gemi dolusu insan sonucu bilinmez olan bir yolculuğa niye çıkar? Oysa geride “mutlu” bir hayat mal mülk, zevk-ü sefâ varken tüm bunları elinin tersi ile iten bir insan böyle bir yolculuğa niye çıkar? Acaba bu yolculuk, yolcularına, tâliblerine ellerinin tersi ile ittiklerinden daha güzel, çok daha değerli bir şey(ler)in vaadinde mi bulunuyor?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu soruya cevap vermek için rotayı ilâhîyât menziline çevirmek gerektir. Lâkin biz bunu maalesef yapamayacağız. Zira bizim menzilimiz gemi yolcularının paylaştığı ve yapıştığı Sevk-i İlâhî’ye daha ziyade tarih hatta sosyo-tarih açısından bakmaktır. İçinde yaşadığımız bu coğrafya binlerce yıldır göçler ve savaşlarla yer değiştiren kâvimlerin ve toplulukların hem taşıdıkları kültürel unsurlarla, hem de göç ettikleri toprakların getiridiği yeni şartların birbirleri ile ister gönülden veya ister zorla harmanlanması ile yeni ve evrilmiş ve belki ensâr ve muhacirlerin ortak kültür değerlerine dönüşmesi sağlanmıştır. Fakat bu yeni (fussioned) kültürel değerler, özellikle bizim coğrafyamızda genellikle hakim olan kavmin hanesine yazılarak diğeri alt kültür olarak anılmıştır. Fakat özellikle içinde yaşadığımız coğrafyada ister hakim ister alt kültür olsun, dünya medeniyetine kalıcı ve yaşayan, bugün bile devam eden etkilker bırakmaya devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bölgemizin, bu etkileşimin ve bunun dünya siyasi konjonktürüne olan izdüşümlerinin sürekli dünya kamuoyunu meşgul eder olması, sadece bölgemizin sahip olduğu stratejik kaynakların miktarından dolayı değil aynı zamanda kadim insanlık kültürünün kaynakları içinde çokca zikredilen semavî kodların varlığından kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yazımızın başlangıcında uç iklim şartlarını (extreme wheather conditions) dikkate sunarken, uç sosyolojik şartların varolup olmadığı konusunu dile getirmiş, ve buna bir örnek verilebilir mi? Diyerek bir soru sormuştuk. Belki bu soruya insan topluluklarının ship oldukları medeni vasıflar ekseninden bakarak bu eksen üzerinde yaşanan uç şartları dile getirmek mümkün olabilir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/TBZbV06WWoI/AAAAAAAAAAw/SWksZWD2JsI/s1600/1407012470_38ba31db22.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; FLOAT: left; HEIGHT: 213px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5482670026908916354" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/TBZbV06WWoI/AAAAAAAAAAw/SWksZWD2JsI/s320/1407012470_38ba31db22.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Sao Paulo’daki bu yerleşim yeri belki ne demek istediğime bir örnek teşkil edebilir. Nihayetinde uç şartlarda dağıtılmış refah ve bunun sonucu toplumsal öbeklerin birbirlerine bu kadar yaklaşmalarına rağmen bir o kadar uzaklaşmak için aralarına duvar örmeleri, özellikle 1990 larda başlayan bir eğilim olarak bölgemize kadar yayılmış ve insanlar sahip oldukları topraklardan sürülerek duvarların arkasında yokluk içinde yaşamaya mecbur edilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Gazze’yi ve Batı Şeria’yı İsrail topraklarından soyutlayan bu duvarlar esas itibari ile güvenlik kaygısı ile yapılıyor gibi gözükse de aslında beyhude bir çabanın ürünü olarak insanlığın zihninde kara bir leke olarak kalacaktır. Bir tarafta ölmemek için yaşayanlar ile diğer tarafta ölmeyecek gibi yaşayanların kavgası olarak da anılabilecek bu şartlar esas itibari ile dünyanın her yerinde çeşitli kriterler mucibince oluşmaktadır. Sao Paulo ve Batı Şeria’yı resmettiğimiz bu iki fotoğraf dünya çapında olup bitenin en göze batan örneklerinden biri olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat biz yine bölgemize, bu vesile bir süredir dillerde olan bir önermeye “Filistin nire İstanbul nire bizim ne işimiz var orada?” sorusuna dönelim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu soruyu soranlara biz kendimizden değil de eski ahît’in Yeremya (Jeremiah) peygamber ilgili bölümünden, Yeremya’nın (Peygamber’in) İsrail halkına Yehova’nın (Allah) kelimeleri ile seslendiği hitabını dinleyerek verelim…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;“Yehuda’da (Telaviv) bildirin ve Yeruşelim’de (Kudüs) işittirin ve deyin; Memlekette boru çalın; yüksek sesle bağırın. Ve deyin: Toplanın da duvarlı şehirlere girelim. Siyona doğru bayrak kaldırın; kaçıp sığının, durmayın; çünkü ben Şimalden (Kuzeyden) üzerinize büyük bela ve kırgın (katliam) getireceğim. İşte aslan sık ormanından çıktı. Ve ‘milletleri helak eden’ (cengâver) yola düştü; şehirlerin harap olsun ve onlarda oturan kalmasın diye senin diyarını viran etmek için yerinden çıktı” (Yeremye (Jeremiah) Bab 4, Pargraf 3) ve buna ek olarak&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;‘Tartan’ın Aşdod’a geliği yıl Aşur kralı (Anadolu’nun kralı) Sargon’un harekete geçtiği zaman olacaktır. (Isaiah 20:1 In the year that Tartan came to Ashdod, when Sargon the king of Assyria sent him, and he fought against Ashdod and took it;)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yeremya, kuzeyden gelecek ‘kırgın’ı (yok edici yıkımı) izah ederken, İşaya’da Aşur(Asur) kralı ve öfkeli Aslan tabirini kullanıyor. Bu her iki işaret de Anadolu’ya bakıyor… Kabalacı siyonistler bunu iyi bilirler.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yukarıda dikkatinize sunduğum ve Eski Ahit ifadeleri en azından üçbin yıllıkdır. Bu metinler belki meramımı tam anlatmama yetmemiş olabileceklerinden biraz daha detay ve bazı kelimelere ait köken (epistomolojik) bilgisi vereyim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;İş’aya,” Tartan’ın Aşdod (Ashdod) geldiği yıla vurgu yapıyor.” Eski Ahit Tartan’ın Asur Kralı Sargon’un (ki; Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi adlı eserinde kötü(lük)lerin kralı olarak lanse edilir.) önemli bir komutanı (o günün genelkurmay başkanı mesabesindeki bir komutan) olduğu belirtilir. Fakat mitolojik sözlüklerde Tartan için başka tâli manalar da bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlarda biri dokuma kumaştan yapılan üzerinde çeşitli renkte bantlarla bezenmiş ve İskoçya da giyilen bir giysi (Woolen cloth, checkered or crossbarred with narrow bands of various colors, much worn in the Highlands of Scotland; hence, any pattern of tartan; also, other material of a similar pattern.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir anlamda da Tartan’ın özellikle Akdeniz sularında seyretmeye müsait, küçük bir yelkenli olarak tanımlanıyor. (A small coasting vessel, used in the Mediterranean, having one mast carrying large leteen sail, and a bowsprit with staysail or jib.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilk bakışta ayrı anlamlar içeriyor gibi görünse de Akdeniz’de seyrederken Aşdod’a çekilen içinde Çeşitli Renkler gibi birçok milletten temsilcinin içinde barındığı, Yolcu Gemisi Mavi Marmara’ya sanki gizli bir atıf yapılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ayrıca (Hz) Yeremya (Jeremiah) Eski Ahit’de yer alan Bâb4/3 ifadelerini yukarıda zikretmiştik. Orijinal ifadesi ile “Sık ormanından çıkan Arslan” içerdiği semboller ile değerlendirildiğinde öncelikle iki ifade dikkat çekiyor “Sık Orman” ve “Arslan”. Arslan, Hititler’in güçlerini ve hakimiyetlerini sembolleştiren bir figür olarak Hitit hakimiyetinin kapsadığı Anadolu’da geniş bir konsensüsle kabul gören; özellikle bugün bile Anadolu’da eski mimarinin izlerini taşıyan evlerin kapı tokmaklarında kullanılan bir figürdür. Dolayısı ile Arslan ile betimlenen ve Yehova (Allah (c.c))’ın Kuzeyden üzerini,ze büüyük bir kırgın getireceğim diyerek Beni-İsrail’I uyarması, Anadolu’ya yapılan ikinci vurgudur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Aynı minvâl üzere Yüce Kûrân’da da&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;“Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz” (İsra, 16)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dolayısı ile görüyoruz ki; semâvî kaynaklarda İsrail’in kuzeyden (Anadolu’dan) gelecek bir “kırgın” ile sürülecekleri, dağıtılacakları bildirilmektedir. Kûrân’ın da ayetlerinde olduğu gibi kutsi hadislerde de kendine yer bulan bu va’d’ül- İlahi’nin gerçekleşmesinde memuriyete soyunanlar (canı, kanı, bileği, malı, aklı, duası ve kalbindeki buuzu ile soyundurulanlar), bu sevk-I ilahi’nin muhatapları ve müntesipleridirler.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu vaad pek tabidir ki; sünnetullah üzere gerçekleşecektir. Yani inanan zihinlerde metafizik bir takım mucize kabilinden adetullah’a (tabiat kuralları’na) aykırı hadisâtın beklenmesinden ziyade, azim ve gayret ile çalışarak, ferasetimizi ilmimiz ile tahkim tekmil ederek düşmanın önüne Yüce Allah’ın yapmamızı istediklerini yapıp, kaçınmamızı istediklerinden kaçınarak çıktığımızda, zafer bizim olacaktır. Yapacaklarımız ve kaçınacaklarımız bir ilahiyat külliyatı olduğundan, biz daha çok ferasetimizi tahkim (sağlamlaştırmak) ve tekmil (kemale erdirmek, olgunlaştırmak) etmenin yollarını burada biraz daha ayrıntıları anlatırken, ülkemizin de gündemini meşgul eden, ülke siyasetinin aldığı yeni boyutları ortaya koyan bir ufuk turu olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Feraset (Fîrâset), zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış, kavrayış hatta bir kimsenin ahlak ve istîdâdını yüzünden anlamak manalarını da içinde barındıran bir mefhumdur. Bu mefhum esas olarak bir anlama ameliyesini dikkatimize sunar. Dolayısı ile insanın anlayış, kavrayış ve bilgi edinim süreçlerinin verimliliğini de nazarımıza verir. Feraset, kişisel önyargılardan arınmış saf bir zihin ameliyesini (sürecini) anlatmaya, vurgulamaya çalışır. Çünkü feraset ile ulaşılması gereken nihai doğru, kişisel önyargı ve kabullerle hasılı nefsimizin (egomuzun) telkinleri ve vehimleri sayesinde karartılarak gizlenmeye çalışılır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ferasetimizi, nefsimizin vehim ve telkinlerinin esiri olmaktan kurtarmak için doğruya giden yolda cesaret, azim ve teslimiyet gerekir. Bu üç özellikle esasen müslümanı tarif eden en önemli unsurlar değil midir? Medyatronic Savaşın (Mediatronic Warfare) slogan ve dayatmalarla dışarıdan nefsani vehim ve telkinlerle içeriden yapılan saldırılarla paslanan, kilitlenen ve hatta felç olan muhakememizi, temizleyebilmek ve tekrar işler hale getirebilmek için, sârîh ve doğru kaynaklarla yıkamamız ve temizlememiz gerekir. Elbette bu girişim için öncelikle samimi bir niyet ve şaşmaz bir azim olması lazımdır. Affedersiniz ama kireçten arındırmak için evdeki çamaşır makinenize verdiğiniz değerin hiçbirini kendiniz için niye göstermiyor, sizi siz yapan zihninizi ihmal ediyorsunuz. Beyniniz o kadar değersiz mi?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Evet ferasetimizi kullanalım, ama önce onu besleyelim. Bu coğrafyanın insanı isek geleceğimiz üzerine kafa yormak için önce tarihimize vakıf olmamız gerekir. Bu vukufiyet elbette toplumda işgal ettiğimiz konuma göre farklılık arzetse de mutlaka tarih bilgisinin omurgasına hepimizin yakın olması lazımdır. Özellikle bu bölge için tarihin ne kadar önemli olduğunu belki bizden daha iyi bilen, başka oyun kurucular, belki tarih bilgisinin bu önemine binaen o’nu şekillendirmeyi manipüle etmeyi düşünmüşler; böylelikle karşımıza birçok açıdan zihnimizi bulandıran, gerçeği görmemizi zorlaştıran ve en vâhimi bişrizim gerçek olarak algıladığımız bir şehir efsaneleri külliyatı uydurmuşlardır. Mirascısı olduğumuz Osmanlı Devleti’nin de son dönemlerini kapsayan ve günümüze kadar sirayet eden son iki yüzyıl bu tür uydurma tarih yazımı açısından oldukça mümbir bir zaman dilimi olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dolayısı ile ziktrettiğimiz bu döneme ait tüm doğru ve yanlışları tekrar açık ve meyilsiz bir zihinle teraziye vurmalı ve sonuçları bizi ne kadar rahatsız etse de, bütün hayatımız boyunca yalanlarla yaşayan bir ahmak olmaktansa, ne kadar acı da olsa gerçeklerle bir kez yüzleşme cesaretini gösterebilmeliyiz. Bunu da çok geçmeden yapmalıyız. Zira güneş battıktan sonra güneşi aramaya kalkmak beyhude bir iş olur. Çünkü Ay kaybedenlerin üzerine doğacaktır. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-6651592126463583010?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/6651592126463583010/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=6651592126463583010' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/6651592126463583010'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/6651592126463583010'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2010/06/politik-eksenler-degisirken-turkiye.html' title='POLİTİK EKSENLER DEĞİŞİRKEN, TÜRKİYE SINIRLARINA SIĞABİLİR Mİ?'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/TBZbV06WWoI/AAAAAAAAAAw/SWksZWD2JsI/s72-c/1407012470_38ba31db22.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-1697652180014774558</id><published>2009-10-22T17:30:00.002+03:00</published><updated>2009-10-22T17:39:44.379+03:00</updated><title type='text'>HUDEYBİYE ANTLAŞMASININ IŞIĞI ALTINDA</title><content type='html'>Hz. Peygamber ve ashabının Kabe' yi ziyaret maksadıyla Mekke' ye gitmek istemeleri ve bunun müşrikler tarafında engellenmesi üzerine çıkan olaylardan sonra müslümanlarla müşrikler arasında yapılan anlaşma. Allah Rasûlü' nün hicretinin üzerinden mücadeleler ve savaşlarla dolu altı yıl geçmişti. Hem muhacirler, hem de Ensar, Kâbe' yi ziyaret özlemiyle yanıp tutuşuyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah' ın elçisi, bu yılın Zilkade ayının başında bütün ashabın özlemlerine beklentilerine cevap anlamı taşıyan bir rüya gördü. Rüyasında ashabı ile birlikte güvenlik içinde Kâbe' yi ziyaret ediyordu. Rasûlullah' ın ashaba anlattığı rüya, hızla bir muştu gibi yayıldı Medine' ye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber bu genel coşku üzerine, Kâbe' yi ziyaret etmek isteyenlerin hazırlanmasını emretti. Hattâ İslam' ı kabul etmeyen kabileleri bile kendileriyle birlikte hac yapmaya çağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazırlıkların tamamlanmasından sonra, Zilkade' nin ilk Pazartesi günü (13 Mart 628) bin dörtyüz kişi ile birlikte Mekke' ye doğru hareket etti. Niyetinin barış olduğunu göstermek için yanlarına yolcu kılıcı denilen kılıçtan başka savaş silahı almamışlardı. Zül-Huleyfe mevkiine geldiklerinde ihrama girdiler ve Umre için niyet ettiler. Yanlarında Mekke' de kurban edilmek üzere sabin alman yetmiş deve bulunuyordu ve bunlar kurbanlık olduğu belli olacak biçimde nişanlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekkeli müşrikler Hz. Muhammed' in hareketini öğrenince toplanarak ne pahasına olursa olsun, Rasûlullah' ın Mekke' ye girmesine izin vermemeyi kararlaştırdılar. Rasûlullah' ın Mekke' ye daha fazla yaklaşmasına engel olmak üzere de Halid bin Velid komutasında ikiyüz atlıdan oluşan bir birlik gönderdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Hz. Peygamber Hudeybiye mevkiine gelmişti. Devesi burada kendiliğinden çöktü ve bütün çabalara rağmen kaldırılamadı. Bunun üzerine çeşitli fikirler ileri sürenlere karşılık Allah Rasûlü,"Filin Mekke' ye girmesine engel olan kuvvet bu deveyi de çökertti" diyerek herkesin inmesini emretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber Efendimiz, Mekke müşriklerinin durumu anlama ve umreyi gerçekleştirebilme konusunu görüşmek için Hz. Osman (r.a)' ı Mekke' ye gönderdi. Hz. Osman (r.a) kiminle görüştü ise, umre yapmanın mümkün olmadığını anladı. Zira müşrikler, müslümanların Mekke' ye girişini kendileri için büyük bir zillet sayıyorlar ve bütün Arap dünyasının gözünden düşecekleri şeklinde yorumluyorlardı. Bundan dolayı umre hiç mümkün gözükmüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Hz. Osman (r.a)' nın tutuklandığı ve öldürüldüğü haberi yayıldı. Bu haber üzerine peygamber Efendimiz, bütün mü' minlerden "ölüm" üzere bey' at aldı. Ashab-ı Kirâm' ın ölüm için yarışırcasına bey' at etmelerini müşriklerin casusları da görüyorlardı. Bu durumu süratli bir şekilde Mekke' ye bildirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahabenin bey' atını bildiren âyet-i kerime' de şöyle buyurulur: "Sana bey' at edenler gerçekte Allah' a bey' at etmektedirler. Allah' ın eli onların ellerin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur ve kim Allah' a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükafat verecektir" (el-Feth, 48/10) ve "Allah şu mü' minlerden razı olmuştur ki, onlar ağacın altında sana bey' at ediyorlardı. Allah onların gönüllerindekini bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi. Yine onlara alacakları birçok ganimetler bahşeyledi. Allah üstündür, hikmet sahibidir" (el-Fetih, 48/18-19) âyetleri bu olayı anlatmakta ve Cenab-ı Hakk' ın biat edenlerden razı olduğunu bildirmektedir. Bu âyetlerden dolayı, bu beyata, razılık biatı anlamında "Biatü' r-Rıdvân" ve Hz. Peygamberin altında oturduğu ağaca da razılık ağacı anlamında "Şeceretü' r-Rıdvân" adı verilmiştir. Kısa bir aradan sonra Hz. Osman (r.a)' la ilgili ölüm haberinin asılsız olduğu anlaşılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada karşılıklı elçiler gidip geliyor, bir uzlaşma yolu aranıyordu. Müşrikler müslümanların Mekke' ye girmelerine izin vermeyeceklerini açıkça söylüyorlardı. Hz. Peygamber ise "Biz buraya kesinlikle savaşmak için gelmedik. Amacımız Kâbe' yi ziyarettir, Umre yapmaktır. Kureyşliler eski savaşlarda zayıf düşmüşlerdir. Dilerlerse onlarla bir anlaşma, bir sure için barış anlaşması yapmak isterim. Kabul ederlerse ne âlâ, aksi takdirde Allah' a yemin ederim ki, ölünceye kadar onlarla savaşırım" diyerek barış öneriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasûlü' nün kararlılığı yüzünden müşrikler savaşı göze alamadılar. Amr oğlu Süheyl' i kendileri adına bir anlaşma yapmak üzere gönderdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasûlullah ile Süheyl uzun görüşmelerden sonra anlaşma şartlarını tesbit ettiler. Buna göre;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-Müslümanlarla müşrikler on yıl süreyle savaşmayacaklar, birbirlerine saldırmayacaklardı .&lt;br /&gt;2- Müslümanlar bu yıl Kabe' yi ziyaretten vazgeçerek geri dönecekler, ancak gelecek yıl umre yapacaklar, müşriklerin boşaltacağı Mekke' de üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu kılıçlarından başka silah taşımayacaklardı.&lt;br /&gt;3- Mekke' den birisi müslüman olarak Medine' ye sığındığı zaman iade edilecek; fakat Medine' den Mekke' ye sığınanlar iade edilmeyecekti.&lt;br /&gt;4- Arap kabileleri istedikleri tarafla anlaşma yapmakta serbest olacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hudeybiye andlaşmasının bütün şartları görünüşte müslümanların aleyhine idi. Bu nedenle müslümanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Bu andlaşmayı bir aşağılanma, bir küçük düşürülme olarak kabul ettiler. "Sen Allah' ın Rasûlü değil misinĞ Davamız hak dava değil miĞ Bu zilleti neden kabul ediyoruzĞ" diyen Hz. Ömer' in sözleri, müslümanların genel üzüntülerinden doğan tepkinin dile getirilişinden başka bir şey değildi. Fakat şüphesiz Allah ve Rasulü neyin hayırlı, neyin şer, neyin izzet, neyin zillet olduğunu daha iyi bilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah Rasûlünün kurbanlarını kesip başlarını tıraş etmeleri isteği yankısız kaldı. Büyük bir üzüntü ile çadırına girdi. Sonra mü' minlerin annesi Ümmü Seleme hazretlerinin tavsiyesi üzerine kendi kurbanını kesti ve tıraş oldu. Bunun üzerine bütün müslümanlar yarışırcasına kurbanlarını kesip tıraş oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hudeybiye' de ondokuz gün kalındıktan sonra Medine' ye doğru yola çıkıldı. Yolda, "Biz sana apaçık bir fetih verdik. Bununla Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlayacak ve sana olan nimetini tamamlayacak ve seni doğru bir yola iletecek. Allah sana şanlı bir zafer verecek" (el-Fetih, 48/1,2) âyetleriyle başlayan Fetih Sûresi nazil oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şanı yüce Allah, Hudeybiye barışını bir "Feth-i Mübin" (apaçık bir fetih) olarak niteliyordu. Gerçekten de bunun böyle olduğu çok geçmeden herkes tarafından anlaşıldı. Hudeybiye' yi Hayber gibi, Mekke' nin fethi gibi zaferler izledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hudeybiye andlaşmasının en önemli yanlarından veya sonuçlarından birisi hiç kuşkusuz siyasî yönüdür. Daha önce Mekkeli müşrikler, Medine İslam toplumunun varlığına bile tahammül edemezlerdi. Hatta müslümanları kökten yok etmek amacıyla Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında olduğu gibi birçok girişimde bulunmuşlardı. İşte bu andlaşma ile ilk kez müşrikler Medine İslam toplumunu resmen tanınmış oluyorlardı. Bu durum İslam' ın kabileler arasından büyük bir önem kazanmasına neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andlaşmadan önce müslümanlarla müşrikler arasında hemen hiç bir ilişki yoktu. Hudeybiye' den sonra ise iki taraf arasındaki ticari ve ailevi ilişkiler canlandı. Hz. Peygamber istediği yerde İslam' ı rahatça tebliğ etme imkanına kavuştu. Bu nedenle hem Mekke' de, hem de çevre kabileler arasında İslam' ı kabul edenler hızla arttı. Öyle ki, Hudeybiye ile Mekke' nin fethi arasında geçen iki yıl içinde müslüman olanların sayısı, Hudeybiye' den önceki ondokuz yıl boyunca müslüman olanların iki katına ulaşmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andlaşma maddelerinden müslümanları en çok üzenlerden birisi, Mekke' den kaçan müslümanların iade edilmesi hakkındaki madde idi. Daha andlaşma imzalanır imzalanmaz zincirlerini sürükleyerek gelen Ebu Cendel' in, "Müslüman olduğum için bu kadar zulümlere işkencelere uğramıştım. Beni tekrar aynı işkencelere atmak mı istiyorsunuzĞ Beni yine müşriklere mi teslim edeceksinizĞ" çığlıklarına rağmen antlaşma gereğince Kureyş adına andlaşmayı yapan müşrik Amr oğlu Süheyl' e teslim edilmesi, müslümanları gözyaşları içinde bırakmıştı .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süheyl b. Amr, oğlu Ebû Cendel' i çeke çeke Kureyşlilerin yanına götürdü. Müslümanlar, onun feryadına dayanamayarak ağlamaya başladılar (Vâkıdî, Meğâzı, ll, 608' den naklen Asım Köksal, İslâm Tarihi, Vl, 204). Hz. Muhammed (s.a.s), Ebû Cendel' i şu sözleriyle teselli ediyordu: "Ey Ebû Cendel, şu toplulukla aramızda yazılan barış yazısı tamamlandı. Sen biraz sabret, katlan, yüce Allah' tan da bunun ecrini dile. şüphesiz Allah, senin ve senin yanında bulunan zayıf mü' minler için bir genişlik ve çıkar yol ihsan edecektir. Biz onlara Allah' ın ahdiyle söz verdik, onlar da bize söz verdiler. Onlara verdiğimiz sözü çiğneyemeyiz. Verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz" (Asım Köksal, a.g.e, Vl, 204). Hz. Ömer, bu geri çevirmenin dış görünüşüne bakarak çok üzülmüş, din için bu kadar hakarete katlanmanın sebebini anlayamadığını söylemişti. Mekke' ye girip, Beytullah' ı ziyaret etmeyi uman sahabe bu gerçekleşmediği gibi Hudeybiye Andlaşması gibi aleyhlerine olan bir sözleşmeyi kabul etmek zorunda kalmışlardı .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekke' den kaçan fakat Medine' ye kabul edilmeyen müslümanlar Mekke Şam kervan yolu üzerindeki İs mevkiinde üslendiler. Kısa zamanda sayıları üçyüze ulaşan müslümanlar müşriklere karşı gerilla savaşı yürütmeye başladılar. Kureyş' in kervanlarına saldırıyor, ellerine düşen Mekkeli müşrikleri öldürüyorlardı. Kureyş müşrikleri bu durum karşısında müslümanları Mekke' de tutmanın zarardan başka bir şey getirmeyeceğini, gerçekten iman etmiş bir mü' mini hapsetmenin serbest bırakmaktan daha zararlı olduğunu anladılar ve ilgili maddenin andlaşmadan çıkarılması için başvurdular. Bunun üzerine Rasûl aleyhisselam isteklerini kabul ederek İs' teki müslümanları Medine' ye çağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu sonuçlar Hudeybiye barışının göründüğü gibi kötü bir anlaşma olmadığını, tersine müslümanlara zafer kapılarını açan bir "feth-i mübin" olduğunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-1697652180014774558?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/1697652180014774558/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=1697652180014774558' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/1697652180014774558'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/1697652180014774558'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2009/10/hudeybiye-antlasmasinin-isigi-altinda.html' title='HUDEYBİYE ANTLAŞMASININ IŞIĞI ALTINDA'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-4621130451886078013</id><published>2009-06-08T17:17:00.002+03:00</published><updated>2009-06-08T17:23:27.575+03:00</updated><title type='text'>NESİRİN RUHU</title><content type='html'>&lt;div style="BORDER-BOTTOM: #4f81bd 1pt solid; BORDER-LEFT: medium none; PADDING-BOTTOM: 4pt; PADDING-LEFT: 0in; PADDING-RIGHT: 0in; BORDER-TOP: medium none; BORDER-RIGHT: medium none; PADDING-TOP: 0in; mso-element: para-border-divcolor:accent1;" &gt;&lt;p style="MARGIN: 0in 0in 15pt" class="MsoTitle"&gt;&lt;span style="mso-ansi-language: TR" lang="TR"&gt;&lt;span style="font-size:7;"&gt;&lt;span style="color:#17365d;"&gt;&lt;span style="font-family:Cambria;"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify; MARGIN: 0in 0in 10pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-size:12;" lang="TR" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İnsanları, konuşarak anlatmaktan ziyade yazmaya sevkeden hissi motivasyon, kişinin sahip olduğu dil sermayesi ile birleşince ortaya kültürel niteliği geniş bir perspektife yayılan edebi üretim çıkar. Elbette her yazılı eser bir edebi üretimdir. Fakat onu edebi eser haline dönüştüren ve kalıcı olmasını sağlayan, eserin his boyutu ki; bu edebiyat binasının tuğlası olarak anılabilir ise, dil sermayesi de o tuğlaları birbirine bağlayan yapıştırıcı harçtır. Bu vesile ile bina edilen edebi üretim, inşaatında kullanılan tuğla ve harcın niteliğine göre kalıcı yani edebi eser olur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify; MARGIN: 0in 0in 10pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-size:12;" lang="TR" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Hislerimizin, muhkem bir bina inşaa etmek için yoğrulmasına, yılların yıpratıcı etkilerine karşı koyacak dirence erişmesi için pişirilip mukavemet kazanmasına ilişkin olarak herkesin bir tabiri vardır. Biz burada kâmil olma kemâlata erme ifadelerini kullanacağız. Şurası muhakkaktır ki; kelimeler hislerimizi karşılayamaz. Yani hislerimiz ruhanidir. Zira hislerimizin çoğunun kaynağını açıklamakta zorlanırız. Lakin duyularımızla algıladığımız çevre kendini bize tanıtırken ortaya çıkan duygusal veriler aklımızla adresleyebildiğimiz niteliklere haizdir, sıcaktır soğuktur, tatlıdır ekşidir, gürültülü veya sessizdir gibi. Tüm bu duyumladığımız nitelikler bir vesile bio-kimyasal yolla beynimizde bir resim oluşturur. Müsaade edilirse tüm bu bio-kimyasal veri akışına duygularımız diyerek bir ayrım yapalım ve duygularımızı his dünyamızın içinde bir alt kümede değerlendirelim. Böylelikle his dünyamız olarak nitelendirdiğimiz ve sonunda insan olmamızı sağlayan tüm hissi bütünlüğümüzü de dikkate sunmuş olalım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify; MARGIN: 0in 0in 10pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-size:12;" lang="TR" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yazımızın başlığı olan “Nesirin Ruhu” na şimdi küçük bir giriş çıkış yaparak ne demek istediğimi anlatayım. Dikkat edileceği üzere His ve Duygu ayrımı yaptım. Bu ayrımı yaparken “His” se bir ruhani mana ve “Duygu”ya ise mekanik bir mana yükledim. His ile manevi alemimize olan bağlarımızı, duygu ile işgal ettiğimiz uzayın bizimle yaptığı iletişimi tanımlamaya çalıştım. Bu vesile ile ne hislerimizi duygularımıza, ne de duygularımızı hislerimize tercih ettim. Kabiliyetim ölçüsünde bir ayrımı ortaya koyarak geçmiş ile bugün arasında anlatımdaki edebi eksen kaymasını, bu yazımın ilgilendiği ana konulardan biri yaparak dikkatiniz sunmaya çalıştım. Yukarıda verdiğim His-Duygu ikilisinden hareketle, geçmişten bugüne bakıldığında; his kaynaklı manevi anlatımdan, duygu merkezli mekanik anlatıma bir kayma yaşanmaktadır. Bunun sebebi belki de teknolojik gelişmişliğin ürettiği duygusal veri yoğunluğu ve hegemonik nefsinin baskısı altında bu yoğunluğu hazmetmeye şartlandırılmış zihnin, manevi bileşenine yeteri ve hakettiği ilgiyi göstermemesi olabilir. Dolayısı aşktan sıyrılıp, şehvani bir kimliğe bürünmüş ilişkiler tüm dünyayı da salgı güdümlü yavan algıların kuşattığı bir atmosferle çevrelemiştir. Bütün hissiyatı duygu olarak görmek, aslında duygular hariç hiçbir şeyi görmemek demektir. Dolayısı ile kökenleri itibari ile bu iki kelimeyi: biri Türkîdir diğeri değildir, diyerek birbirinin yerine ikame etmek yalın bir hatadır. Zira Türkî vasıfları içinde barındıran millî kültürümüz canlı bir olgudur. Bundan dolayı “His” de “Duygu” da kökenleri ne olursa olsun bu millî kültürün bir parçasıdır. &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify; MARGIN: 0in 0in 10pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-size:12;" lang="TR" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kelimeler, zaman ile yüklendikleri manalar ile yeni ufuklar kazanırken; hizmet ettikleri metinlere de bu ruhtan katkı sunarlar. Aynen öyle; ışığın çeşitli dalga boylarında aynı nesnenin farklı tezahürleri olması gibi, metinler de içerdikleri kelimelerin kadim geçmişlerinin zengin anlamları ile beraber dikkate alınıp okunduğunda, muhatap aldıkları okuyucularını çeşitli mana katmanlarına taşırlar. Kanımca edebiyatın fraktal mana yapısı olarak tarif edilebilecek bu özelliği, kelimelerin kavmî mensubiyetleri, temel muhakeme unsuru yapılarak anlaşılamaz. Zira o kelimeler artık kullanıcısının sermayesidir. O kelimeler artık kullanıcısının sermayesine katılıp yeni mana boyutları ile zenginleşerek yeni sahiplerini beklemeye başlayacak ve nihayetinde tüm insanlığın eseri haline geleceklerdir. Tekâmül (hem maddi hem de manevi açıdan olgunlaşmak)ederek terakkî etmek bir gaye ise bu gayeye ulaşmak için ayrışmaktan ziyade birleşmek, kaynaşmak ve barışmak gerektir. Ama önce tarih ile kültür ile barışmak, lazım gelen en mühim konudur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify; MARGIN: 0in 0in 10pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-size:12;" lang="TR" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Tekrar girizgâh metnine geri dönelim. Tüm edebi üretimler temel olarak insanlığın ortaya koyduğu küllî medeniyetin bir parçası, ve bir delidir. Toplam insanlık küreselleşmenin ortadan kaldırdığı medeniyetler arası ihtilaf ve rekabetin yerine iyilik ve güzellik hedefi adına ortaya henüz bir politika koyamamışken; insanlara diğergâm olmayı ve insan olmanın haysiyet ve onurunu hatırlatacak ve dahi bu hususta ilkeler vaz edecek olan tek kaynak edebiyat iken, bu mühim aracın harcını kategorize ederek tümden hükümsüz kılmak, medeniyetimizi temelden sarsacak en tehlikeli saldırıdır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify; MARGIN: 0in 0in 10pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-size:12;" lang="TR" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Nesirin Ruhu olarak anlatmaya çalıştığım edebiyatın fraktal mana yapısı, mana derinliği ile edebi üretimlerin ve belki eserlerin kalıcılığını gündeme getirmeye çalıştım. Zira daha önce belirttiğim gibi nasıl ve hangi kelimeleri kullanırsam kullanayım; yazdıklarım ancak hissettiklerimin bir kısmını kapsayacaktır. Fakat öyle inanıyorum ki; bu yazının harcını oluşturan kelimeler heybelerinde taşıdıkları mana zenginliği ile okuyucuların zihninde işaret edecekleri yeni enginlikler sayesinde, okuyucuyu yazıya aktaramadığım hissiyat bütünlüğümün içine taşıyacaklardır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify; MARGIN: 0in 0in 10pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-size:12;" lang="TR" &gt;Yazı yazmanın serencamı insan için kalemi eline alıp tüm birikimini gözönüne getirmesi ile başlar. Gerçekten anılar ve o anılara mündemiç olan hissiyat bütünlüğü, bu zihin yolculuğunu inişi çıkışı bol bir halete dönüştürür. Bundan dolayı her edebi çalışma eşsizdir. El, kalem ile kalem de kağıtla buluştuğunda bu eşsiz yolculuk başlar. Bu mecaz dünyasına girmeden önce Bediîüzzaman Hazretlerinin bir sözünü hatırlayıp her zaman gerçeklere bağlı kalmaya gayret etmek istediğimi belirtmek isterim. O sözde Bediîüzzaman “&lt;b style="mso-bidi-font-weight: normal"&gt;&lt;i style="mso-bidi-font-style: normal"&gt;Mecâz avamın elinde hakikâte inkîlâp eder&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;” der. Buradan hareketle şunu söyleyebileceğimi düşünüyorum gözü ile bakan için dünya sindirilebilecek bir öğünlüktür, kalbi ile görenler için dünya bir ilham kaynağı, gerçeğe giden bir ipucudur. Etrafımızı kuşatan uzay tüm unsurları ile bizle etkileşim kurarken bizi nihayetsiz zannettiğimiz enginliği ile cezbeder. Mesafeler, büyüklükler kadar küçüklükler ve mikro kainat, zihnimizin kabiliyetlerini zorlayan meydan okumalardır. Bu nihayetsiz mesafelere insan fiziki olarak değil ama zihnen ulaşabilir. Carl Sagan’ın aynı adlı eserinden sinemaya aktarılan “Contact” filminin kahramanı olan y&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-family:Tahoma;font-size:12;" lang="TR"  &gt;olculuğun başında sahip olduğu “bilimsel gerçeklerle” inşaa edilmiş zihninin “Tanrı” olgusunu reddeden bir yapısı olduğunu itiraf etmek zorunda kalan Dr. Arroway (Jodie Foster), yolculuğu sırasında müşahade ettiği kainat düzeninin manzarası karşısında; bilimsel zihninin tüm kabul ve reddiyelerini, acziyeti ile toz duman eder ve [...Buraya bir şair göndermeliydiler.] der.&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-size:12;" lang="TR" &gt; Oysa oralara biz çoktan Fuzulî isimli bir şair göndermiştik. Kutbu Şuara bir beyitinde buyuruyor ki;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: right; MARGIN: 0in 0in 10pt" class="MsoNormal" align="right"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-family:'Monotype Corsiva';font-size:12;" lang="TR"  &gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; FONT-FAMILY: 'Monotype Corsiva'; mso-ansi-language: TRfont-family:Tahoma;font-size:12;" lang="TR"  &gt;İlm kesbiyle rütbe-i rif' at,&lt;br /&gt;Arzu-yı muhal imiş ancak.&lt;br /&gt;Aşk imiş her ne var alemde,&lt;br /&gt;İlm bir kıyl-ü kal imiş ancak.&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-family:'Monotype Corsiva';font-size:12;" lang="TR"  &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify; MARGIN: 0in 0in 10pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-size:12;" lang="TR" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;16 yy da kainat turu yapıldığında görünen manzaranın yorumu buymuş. İşte edebiyat bunun için güçlüdür. Gidilmesi en zor olan menzil insanın biricik kalbidir. Zira insan kalbine kapanırsa kainata açılır. Aynen öyle; onlar iktidardan vazgeçerek muktedir oldular, teslim olarak özgürleştiler. İşte bu serencamlı yolculuğun bineği kalem, rehberi mana, menzili hakikâttir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="TEXT-ALIGN: justify; MARGIN: 0in 0in 10pt" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-size:12;" lang="TR" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Dolayısı ile bu kriterler ile çıkılan yolculuğun ortaya koyduğu edebi ürün bütün bu mana derinliği dikkate alınarak değerlendirilmeli ve hissedilmelidir. Bilinmelidir ki; ortaya konan insanlığın tüm birikiminden neş’et etmiş ve yine insanlığın tüm birikimine katılmıştır. Tıpkı kardeşlerimizin bazılarının doğdukları toprakları bırakıp ta Avustralya gibi uzak menzile gitmeleri ve orada medeni vasıflarını Avustralya’nın hizmetine sunmaları gibi kelimeler de doğdukları yerlerden hareketle başladıkları seyirlerine benim satırlarımda devam ediyorlar. Ben onları benim kelimelerim olarak telakki ediyor, onlara kol kanat geriyor ve benimle oldukları müddetçe koruyorum. Elbette onlar benden sonra başkalarının kalem ve kağıtlarının aşkından benim onlara kattığım manalar ile tekrar zuhur edip, yaşamalarına devam edecekler. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; mso-ansi-language: TRfont-family:'Monotype Corsiva';font-size:12;" lang="TR"  &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-4621130451886078013?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/4621130451886078013/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=4621130451886078013' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/4621130451886078013'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/4621130451886078013'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2009/06/nesirin-ruhu.html' title='NESİRİN RUHU'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-1249200716037373677</id><published>2009-04-20T15:55:00.008+03:00</published><updated>2009-04-30T19:21:06.286+03:00</updated><title type='text'>ERGENEKON'A ERGENEKONCA BİR BAKIŞ (2)</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;İnkârın, Kabulun Arkasına Gizlenişi...&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Zanlı veya zanlıların tespit edilen suç ile ilintilerinin ortaya konmasına, zanlıları suça teşvik eden muhtemel sebeplerin ortaya çıkarılması ile başlanır. Böylece ortaya konan, zanlı ve suç arasındaki illiyet delillerle desteklenerek iddia yapılandırılır. Ortada bir iddianame ve zanlı listesi de varken; suçun içeriğini ve zanlıların kimler olduğunu mahkeme süreci dolayısı ile göz ardı edip, böylesi bir suça insanları teşvik eden sebepler üzerine yoğunlaşmanın, bu vesile daha önceki yazımızda ortaya koyduğumuz "Zaafiyet" i daha derinden incelemenin önemli olduğunu düşünüyorum.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Elbette geneli ve belki de sosyoloji teorisi gereği toplumu oluşturan bireylerin, içinde yaşadıkları toplumun refahı ve geleceği ile ilgili düşünceleri olması normaldir, hatta gereklidir ki; bu hem toplumun sıhhatini, hem de medeni vasfını gösterir. Bu düşünceler bütününün elbette çıkış kaynakları fert, fakat hitap ettikleri muhtemelen muhatap alınacakları merci cemiyettir. Tabiidir ki; buradaki sıkıntı cemiyetin ferdi aracısız muhatap kabul edebilmesindeki fiziki zorluklardır. Bunun için bir cemiyet içindeki ferdi taleplerin ortak paydalarını, veya münhasıran ortaya konan bir talep karşısında bu talebi destekleyen fertleri temsil eden grupların oluşması, yukarıda bahsedilen zorlukları aşmak için en temel çözüm yoludur. Genel kural her nekadar böyle olsada ferdi taleplerin ortak paydalarını bulmak, ortak paydaya fert bulmaktan daha karmaşıktır. Dolayısı ile varolan veya gündemde bulunan bir talebin toplumun beğenisine sunularak bu talebi sahiplenecek fertleri ortaya çıkarmak için kapsamlı ama bir önceki seçenek kadar karmaşık olmayan çalışma gerekir. Bu çalışmalara ister reklam, ister propağanda deyin, esas olan ferdi algı filtresinden içeri girerek ve ferdin sunduğunuz talebi muhakeme etmesini sağlamaktır. Buraya kadar hiç kimsenin en marjinal talepler dahi sözkonusu olsa; ki "Bölünmek", "Ayrılmak" da bunlara dahildir, bu sürece itiraz edeceğini sanmam.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu masum ama medeni açıdan daha üst seviyelere erişmemizi sağlayacak empati odaklı toplumsal tavır, ancak ve ancak fertlerin hür muhakemelerinin varlığına dayanır. Sadece önemi üzerine vurgu yapmakla yetineceğimiz, hür muhakeme üzerinde çokca durulması gereken bir kavram olmasına karşın bu yazıda içeriğine değinmeyeceğiz. Fakat fertlerin muhakemelerini yapılandıran temel unsurlardan biri olan ferdi algıyı incelemeye çalışacağız. Genel kabulde duyular yoluyla bir şeyin bilincine varma olarak tanımlana algı, idrak ve şuur aynı manaya sahip kelimelerdir. İdrak etme, şuuruna varma ve algılamak ile ifade edilen fiiller çevremizde olan biteni önce duyularımızla fark etmek (etiketlemek), zihnimizde bu verilerin karşılığını bulmak (tanımlamak) ve daha sonraki duyu girdileri ve muhakeme için kullanılmak üzere zihnimize kaydetmek (biriktirmek) alt işlemlerinden oluşan fiil bütünlüğüne algılamak diyoruz. Bu vesile ile algı ile alakalı daha derin incelemeler yapılabilecek de olsa bu yazının konusunu aşacağı için değerlendiememize burada son verelim. Fakat ileride de kullanacağımız bir husus olarak algı'nın unsurlarından olan "etiketleme" ve "tanımlama" yı biraz daha açarsak meramımıza merhem olur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Duyularımıza temas eden herhangi bir olgu, eğer zihnimizde genel olarak "Bu nedir?" sorusu uyandırmıyorsa; ya fiziki veya sosyal bir etiket taşımaktadır. Fiziki etiketler üzerlerinde mutlak değer taşırlar, yani güneş sıcaktır, gökyüzü mavidir, kırmızı sıcaktır, gibi. Bunun yanında sosyal etiketler mukayeseli (subjektif) bir değer taşırlar, "Sultanahmet'te çok turist var", "Hep parka giyer" gibi. Bu etiketlerden fiziki olanı mutlak değere sahip olduğundan herhangi bir spekülasyona kapalı olsa da, mukayeseli olanı her türlü manüplasyona açıktır. Bu özelliği ile mukayeseli etiketleme kamuoyu oluşturmak için iletişim kanallarının en çok kullandığı unsurlardan biridir. "Etiketleme" özellikle "Sosyal Etiketleme",  olgunun duyularımızla ilk teması sırasında yaşanan bir durum olduğundan genelde duyumladığımız şekilde kaydedilmesi hep yapageldiğimiz bir zihni ameliyedir. Fakat sorun da işte buradan filizlenmektedir. Günümüz medyası geçirmiş (belki de halen geçirmekte olduğu) olduğu mutasyon sonucunda ait olduğu toplumun fertlerine etiketleme imkanı vermemektedir. Olgular zaten üzerinde etiketle gelmektedir. Vaziyet veya olgular foto muhabirinin kadrajı ve muhabirlerin anlatımı ile etiketlenerek, köşe yazarlarının tanımlamasına emanet edilmekte; böylece ferdin koca bir zihin ameliyesi faydasız ve etkisiz hale getirilip idraki (algısı) elinden alınarak, feraseti katledilmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Toplumun taraf kesimleri, kendi medyalarının esaretinde zihinlerini her türlü esneklikten arındırarak, rijit bir yapıya kavuşturup, ideolojik gettolarını inşaa etmektedirler. Biz bunu içinde yaşadığımız toplumda müşahade etmekteyiz. Ferasetten arınarak rijit hale gelen zihinlerin, fikri mücadelelerinde ne kadar yetersiz kaldıklarını, ama buna mukabil kendilerinin varlıklarını hissettirmek ve belki zaman zaman dayatmak için sloganlara ve şekli unsurlara ön safta ne kadar çok yer verdiklerini görmekteyiz. Elde bayrak başta kalpak mitinglerde boy gösteren bir "münevverin" Fatih, Çarşamba'dan elde tesbih sırtta cübbe, bir "müttâki" ile bir araya gelmesinin önündeki engeller bu vesile ile artmakta sınırlar birbirinden uzaklaşmaktadırlar. Lakin pek acıdır ki; bizi biz yaptığını düşünerek değer verdiğimiz tüm dış unsurlar bu dünyada çürümeye mahkum iken, bizler ancak değerini umursamayarak üç kuruşa sağa sola peşkeş çektiğimiz, zihnimizle sonsuzluğa yürüyeceğiz. Öyle veya böyle bizimle beraber bu sonsuzluk yolculuğuna gelecek olan zihnimizin, tekamül etmek için elindeki tek ve yegane fırsat bu dünya hayatı iken, bu büyük fırsatı bir hiç için heba etmenin gerekçesinin, akli izahı mümkün değildir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İdraki, muhakemesi hasılı tüm zihni böylesine esir alınmış bir toplumun, tüm dayatma ve mühendislik senaryolarına açık olduğunu söylemeye gerek yoktur. Bu esaret ve daha önce bahsettiğimiz kadim zaafiyetimiz biraraya gelince ortaya bundan başka bir manzara çıkmasını beklemek safdillik olur. Şimdi yine gördüğümüz ve burada irdelediğimiz manzaraya geri dönelim. Elimizde olanlar nelerdir tekrar değerlendirelim: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;1. Zihinleri, mensubiyet duydukları tarafların medyaları tarafından esir alınmış ve böylelikle uygun kıvama gelmiş, &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;2. Kadim zaafiyeti bünyesinde taşıyan bir toplum, &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;3. Konjonktürel olarak küreselleşen dinamikler (akslar) (Finans, Enerji ve Din),&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;4. Küreselleşme ile beraber kayan eksenler ve/veya değişen kutuplar.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bir klişe başlangıç olacak ama jeopolitika herhalde bundan sonra eksenleri Finans, Enerji ve Din olan üç boyutlu kartezyen koordinatı içinde tanımlanacaktır. Bu uzay-zamanda tanımlı herhangi bir nokta bu üç eksen ile tanımlanarak mana kazanacak. Yani herhangi bir nokta finans, enerji ve din açısından bir değere veya bir anlama sahip olacaktır. Bu noktanın zaman ile alacağı yeni değere ulaşması için belli bir rotayı takip etmesi gerekecektir, biz buna gelişim aksı veya dinamiği diyelim. Aynı anda, bu kartezyen benzeri, yapı içerisinde birden çok nokta olacağından ve her bir noktanın kendi dinamiği olacağından ve dahi gelişkin iletişim teknolojileri sayesinde bunların birbirlerinden etkilenmeleri mümkün olduğundan. Toplumlar üstünde artık etkisi gözardı edilemez küresel dinamiklerin baskısı olacaktır. Bu aynen küçük akıntıların birleşerek bir dereye oradan da bir nehre evrilmesine benzeyerek belli bir aksa doğru cezbedici bir akım oluşturacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Günümüzde de toplumsal yapılar, kendi içinde yer aldıkları toplumsal örgütlerin ileride kazanacakları [Finans, Enerji, Din] bileşenlerinin sahip olacakları değere göre yeni akslarında ilerlerken; kimi küresel oyuncuların beklentilerine veya senaryolarına uyamayacaklarını göstermiş veya hissettirmiş olmalılar ki; toplumsal evrimimiz birilerini kızdırmış gözükmektedir.    &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Önceki yazımızda da değindiğim, Ergenekon'un zihin dehlizlerinde bulunan temel/öz'ü oluşturan ve kendine bir şekilde ayrıcalık atfetmiş, köklerini tarihin ötesine dayamış bu yapı, zihninin derinliklerinde muhafaza ettiği ve kendince kadim kültürünün mirası olan bu lübbü Osmanlının son yüzyılında filizlendirerek ortaya koyduğu karakter ve ideolocyayı İttihat ve Terakki olarak ete ve kemiğe büründürmüştür.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu bir anlamda çok tabiîdir. Zira Resullullah'ın (s.a.s) iltifatına mazhar olan bu millet, aynı zamanda ve elbette yoldan çıkarak kovulmuş şeytan aleyhin-lâne(t)nin de hedef tahtasına yerleşmiş olmalıdır. Bu tespitim tartışılabilir şüphesiz, fakat bu tespiti son zamanlarda zihnimize musallat olan batıcı okumalarla anlamaya çalışarak "onun için toplumumuz bir türlü felaha kavuşamıyor" diye okursak yanlış yaparız. Zira itikât-ı esasımızca şeytan, nefsimizin mündemiç bir parçasıdır ki; ya biz onun isteklerine ram olup tedennî ederiz veya onunla mücadele ederek terâkkî ederiz. Bir açıdan şeytan bizler için bir terâkkî / tedennî zembereğidir. (Bediîüzzaman S. N.). Gerçi bu içiçe geçmişliğe, bu dualiteye Allahû-Teâlâ nın birçok ayet-i kutsisinde işaret edilmiştir. Fakat bu gerçeği yani sıcakla soğuğu, yaşamla ölümü aynı anda hazmetmek için engin feraset gerekir. Lakin engin feraset ancak hür zihinlerden neş'et eder.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tekrar konumuza dönersek; ayrıcalıklarını en mahrem kuytularında muhafaza eden bu gnostik topluluk, yukarıda değindiğimiz zihninin kadim mirasından filizlenen ilhamları, ferc ferc biât halkalarına saçarken, bundan, kâfirâne imanlarındaki kesafet mucibince, nasipdar olanların nefslerinde tebarüz eden çoşku, tabaka tabaka dış halkalara yayılırken; sığ iman sahillerinde artık inkârı saklayamamaktadır. Ergenekon'un lastiği de zaten burada sıyrılmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hiç şüphe yoktur ki; Ergenekon soruşturmasının ortaya çıkarmak istediği netice bu milletin geleceğini ve dahi dünya politikasını etkileyecektir.          &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;       &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;               &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-1249200716037373677?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/1249200716037373677/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=1249200716037373677' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/1249200716037373677'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/1249200716037373677'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2009/04/ergenekona-ergenekonca-bir-bakis-2.html' title='ERGENEKON&apos;A ERGENEKONCA BİR BAKIŞ (2)'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-5787742428144220181</id><published>2009-04-16T11:30:00.003+03:00</published><updated>2009-04-16T15:49:10.879+03:00</updated><title type='text'>ERGENEKON'A ERGENEKONCA BIR BAKIŞ (1)</title><content type='html'>Tarih boyunca Türk milletinin içinde yer aldığı, kuruluşuna katkı yaptığı devletler hakim oldukları dönemi hep bir siyasi parçalanma ile sonlandırmışlardır. Özellikle Türk milletinin tarihi süreç içinde oluşan tecrübesi ve yönetici niteliklerinin mayaladığı cihan-şumûl devlet nizamı, savunmasını, bilinen düşmanlarına karşı muhkem hale getirirken, maalesef kendi evlatlarına karşı zafiyetini hep muhafaza etmiştir. Siyasi parçalanmayı tetikleyen bu zafiyet kurulan halef devletlerin en mahrem yapılarında hep muhafaza edilmiş, zaman zaman dış etkilerin, zaman zaman ise dahili unsurların, yönetim erkinin zayıflıklarına binaen ortaya çıkmaları ile tetiklenerek aktif hale gelmesi sağlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti de bu zafiyeti, selefi olan Osmanlı devletinden miras alarak bünyesinde muhafaza etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaya koyduğum bu hüküm bugüne kadar çok gizli ve bir o kadar da tozlu raflar arasında değildi. Belki herkesce bilinirliliği vardı ama çokca dile getirilmiyor veya gözönünde tutulmuyordu. Belki de zafiyetimizi düşüncelerimizden çıkarırsak ondan kurtulacağımızı düşünüyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Ergenekon dediğimiz oluşum da bu zafiyetin bir ürünüdür. Tarihimiz boyunca yönetim erkini elinde tutanlar zaman zaman bu zafiyetin et ve kemiğe bürünmesini engellemek için çeşitli usuller geliştirmişlerdir. Bu usullerden en bilineni Fatih Kanunnamelerinde yer bulan ve devletin âlî menfaatleri için kardeş kâtlini mübah kılan hükümdür. Elbette modern toplumların ulaştığı medeni seviye böylesi bir metodun geçerliliğini tarihin tozlu raflarına kaldırmıştır. Onun yerine çoğulcu demokrasi ve hukuk devleti kriterleri hakim olmuş, insanlar, kurumlar muhalefet ettikleri yönetim erkine düşüncelerini ve itirazlarını gelişkin medya kanalları ile duyurmayı bir metod olarak seçmişlerdir. İster muhalif fikirler, ister yönetimin propağandaları olsun insanlara veya bu erklerin içinden çıktıkarı topluma medya üzerinden ulaştıkları için günümüzün modern toplumlarında medya önemli bir güçtür. Fakat renksiz, kokusuz bir güçtür. Bazen medya bu sıfatlarından sıkılabilir veya bu sıfatlar ona az gelebilir bu durumda, medya kendine kimlik kazandırmak renk ve koku sağlayacak erklerle teşrikî mesaide buluşur. Veya medya böylesi bir kimlik kazanmak için tahrik edilip baştan çıkarılabilir. Tüm bu seçenekler ortak olarak medyanın içinden çıktığı toplumun zihnini bir yöne teksif etme, yönlerdirme iştahını gölgelemez. Hatta bu iştahının artmasına, palazlanmasına sebep olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzün toplumbilimi, çağdaş toplumları tehdit eden bu mutant-medya tümöründen kurtulmanın çarelerini derhal bulmalı ve bireylerin zihinlerini ve muhakeme yetilerini özgürlüğe kavuşturmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu yazının başlığına bu tespit ve temennilerden sonra dönelim. Ergenekon'un kadim bir zafiyetin ürünü olduğunu söylemiştik. Hatta bu zafiyet Cumhuriyet'in temellerine "Ata'nın Gençliğe Hitabı" olarak eklenmiştir. Bu hitabta Atatürk her devrin gençliğine! bir misyon yüklemekte ve yukarıda değindiğimiz kadim zafiyeti herkesin zihnine ekmektedir. Bir açıdan cumhuriyetin emanet edildiği gençlerle, devletin emanet edildiği Osman Bey aynı kişiliktir. Fakat onlara yöneltilen hitab ve içinde mündemiç bulunan nasihatler farklıdır. Bence Ergenekon'u var eden bu farktır. Edebâlî'nin nasihati içinde bulunan öz, muhatabına sınırlı bir hayat yolculuğu içinde taşıdığı sorumluluğun farkında olarak emaneti sahibine ulaştırması gerektiğini hatırlatır. Bu nasihatte, insana sahip olduklarının, sorumluluğunu yerine getirmek için kendisine verilmiş emanetler olduğu hatırlatılır. İnsan emanetlerinin farkına ancak feraseti ile varabilir olduğu söylenir. Kemal yolculuğunda bu nasihate muhatap olanlar; meselenin çözümünde kendi iç dünyalarının anahtar vazifesi gördüklerini bilirler. Lakin "Gençliğe Hitabe" de çözüm dışarıdadır. Birtakım dahili mihraklar olarak tanımlanan bu unsurlar kendi şahsi menfaatlerini müstevlilerin menfaatleri ile tevhid etmişlerdir. Bu kanaat esasen ittihat ve terakki meftunları ve 1907 de İstanbul'a giren yıldırım ordularının arasında yaygın bir kanaat idi. Zira ittihat ve Terakki kitleleri bir şekilde manipüle etme ihtiyacı içindeydi ve bu sebeple Sultan Abdülhamid için vatan toprağını satıyor veya Sultan Kuran-ı Kerimleri yakıyor kabilinden uydurma ve yönlendirme haberlerle kamuoyu oluşturuyordu. Böylece o zamanların genç ve taze dimağlarına "gençliğe hitabın" ilk versiyonları ekiliyordu. Bu dimağlar kendi olgunluk ve yetkinliklerinin nitelik ve nicelikleri dikkate almayan bir kolaycılıkla mevcut güncel sorunlara hemen çözüm buluyor ve ilgilileri hükümleri altına alıyordu. Onlara göre idareciler hainlerdi. Ve hainlerden kurtulmak gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz toplumun kimi dimağlarında, milli zaafiyetimizden beslenen yukarıda anlattığım muhakeme yapısının ürünü olan Ergenekon, modern ittihat ve terakki zihniyetinin medyası ile kurguladığı "31 Mart" vakasına doğru yol almaktayken, lastiği patladı. Kimilerinin şahsi ikbal, şöhret, dünya malı, bazılarının &lt;strong&gt;romatik bir ideal &lt;/strong&gt;veya kafîrâne bir taassup ile destek verdiği Ergenekon, işte tam bu sırada yani tam yeni bir 31 Mart vakasına ramak kala kaza yaptı. Oysa ne kadar uzun zamandır hazırlanılıyordu yapılan toplantıların sayısını kendileri dahi unutmuştu. Ergenekon müntesipleri darbenin olacağına o kadar kesif iman etmişlerdi ki; kendi aralarında sanki darbe olmuş da darbe sonrası yeni görevlerini ifa ediyorlardı. İstiklal Mahkemeleri tanzim ediliyor, sanık listeleri gözden geçiriliyor, hatta bazıları gıyabında yargılanıp hüküm giyiyordu. Toplumun her cephesinde, kademesinde benzer çalışmalar ilgili çalışma gruplarınca yürütülüyor, bu çalışmalar içinde dahi zaman zaman bazı müntesipler hain ilan edilerek çalışma gruplarından ihraç ediliyordu. Fakat hiç kimse veya ilgililer darbe öncesi bir B planı için yoğunlaşmamışlardı. Ergenekonun vaz ettiği imanın sığ olduğu mahfillerde birtakım dönek ve çok konuşan kimselerin olması tabii idi. Bir vesile olmadık bir kaza yapan Ergenekon bu sığ mahfillerin zevzekliklerini ve kamuoyuna mâl olmuş kimliklerini mahir bir manevra ile kendi lehine kullanmayı becerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Egenekoncu olarak ortaya dökülen bu sığ iman sahipleri, hem ortalığın tozunu dumanına katarak karartma yaptılar, hemde ittihat ve terakkiye mutfaklarında yeni planlar yapmak için zaman kazandırdılar. Elbette Ergenekonun sığ mahfilleri daha çok bir ikbal ve dünya menfaati bekleyen güruhtan oluşuyorsa da bunların deşifre edilmesi yürürlükte olan devlet nizamını tehdit eden asıl örgütlenmeyi ortaya dökecek bir gelişme değildi. Çok çok Ergenekon için bir miktar finansal kaynağın kesilmesi anlamına gelirdi ki; bu da çok önemli değildi. Ergenekon yapılanmasının asıl özü kafirane taassup dairesinde yer alan ve sahip oldukları bağlantılar ile önemli bölgesel muhataplara ulaşabilen ve gücünün mîlli ve dini boyutun çok ötesinde tarihin kadim sırlarına dayanan ruhtan geldiğine inanan çekirdek kadro hala belirlenememiştir...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-5787742428144220181?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/5787742428144220181/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=5787742428144220181' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/5787742428144220181'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/5787742428144220181'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2009/04/ergenekona-ergenekonca-bir-bakis-1.html' title='ERGENEKON&apos;A ERGENEKONCA BIR BAKIŞ (1)'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-8940410170084424099</id><published>2008-11-05T16:24:00.000+02:00</published><updated>2008-11-05T17:11:24.569+02:00</updated><title type='text'>Senatör McCain’in teşekkür konuşması tam metni</title><content type='html'>Şimdiye kadar Amerikan seçimlerini izledik sonuçlarını tartıştık. Kimileri için bizi ne ilgilendirir diyebilir, ama önümüzdeki 4 yıl şahit olacaklarımızla ilgisiz kalanlar bile olaya dahil olacaklar. Ama bugünün meselesine gelirsek. Herkes kazananla ilgili olduğu için ve kazananın söylemlerinden kendine veya kendi menfaatine birşeyler devşirmek koyu bir gayretin içindeler. Lakin olayın bu tozu dumanı arasında sıkışmış ve özellikle nâdan yapılı politikacılarımıza ilaç nevinden fayda sağlayacak bir takım hususları şu biçâre hasbel kader yakalayıp sizing gibi bir üstâda emanet etmek istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz Obama’ya kilitlenmişken Senatör McCain bir veda konuşması yapıyordu. Naçizane bende bu knuşmanın metnini buldum. Kabiliyetim ölçüsünde de tercüme ederek kullanımınıza sunmak istedim. Muradım odur ki; sokaktaki herkes iktidar için Obama’nın konuşmasından bahisle Erdoğan’ın balkon konuşmasına atıfta bulunup mangal üstünde birşey bırakmazken. Bende diğer taraftan dolanıp acaba kaybedenler ne diyor diye merak edip, aradaki farkları ortaya koyayım dedim. Neyse fazla sizi meşgul etmeden. Haddimi aşarak şunu söylemek istiyorum ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAZANARAK HERKES BÜYÜK OLDUĞUNU İDDİA EDEBİLİR, MÜHİM OLAN KAYBETTİĞİ HALDE BÜYÜK KALABİLMEKTİR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte benim, bizim aradığımız büyüklük budur. Bilmem anlatabildim mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Full text of McCain's concession speech&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Republican presidential candidate John McCain conceded the election to rival Barack Obama in an emotional speech in the Biltmore Hotel in Phoenix, Arizona. Here is the full text of his speech:&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Thank you. Thank you, my friends. Thank you for coming here on this beautiful Arizona evening.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Teşekkür ederim, teşekkür ederim. Bu güzel Arizona akşamında buraya gelen bütün arkadaşlarıma teşekkür ederim.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;My friends, we have -- we have come to the end of a long journey. The American people have spoken, and they have spoken clearly.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Dostlarım, biz – biz uzun bir yolculuğun sonuna geldik. Amerika halkı son sözünü söyledi, ve çok net bir şekilde söyledi.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A little while ago, I had the honor of calling Senator Barack Obama to congratulate him.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;Kısa bir süre once, Senatör Barrack Obama’yı arayarak kendisini tebrik ettim.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;To congratulate him on being elected the next president of the country that we both love. &lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;Kendisini, ikimizin de aşık olduğu bu ülkenin yeni başkanı olması dolayısı ile tebrik ettim.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In a contest as long and difficult as this campaign has been, his success alone commands my respect for his ability and perseverance. But that he managed to do so by inspiring the hopes of so many millions of Americans who had once wrongly believed that they had little at stake or little influence in the election of an American president is something I deeply admire and commend him for achieving.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;Böylesi uzun ve zor bir kampanya yarışında, göstermiş olduğu yetkinliğinin ve azminin ortaya koyduğu başarı, kendisine saygı duymamı gerektiriyor. Bu başarıyı,  bugüne kadar yanlış bir kanaate kapılarak kendi güçlerini küçümseyen milyonlarca Amerikalıya, benim de derin bir hayranlığımı ve takdirimi kazanan, yeni bir umudu ilham ederek, sağladı.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This is an historic election, and I recognise the special significance it has for African-Americans and for the special pride that must be theirs tonight.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Bu tarihi bir seçimdir, ve ben, Afrika kökenli Amerikalılar için bu sonucun önemini ve özel onurunun onlara ait olduğunun hakkını teslim ediyorum.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I've always believed that America offers opportunities to all who have the industry and will to seize it. Senator Obama believes that, too.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ben,  Amerika’nın, gayreti  olan ve bu gayretlerini fiile dönüştürenler için fırsatlar sunduğuna her zaman inanmışımdır.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;But we both recognise that, though we have come a long way from the old injustices that once stained our nation's reputation and denied some Americans the full blessings of American citizenship, the memory of them still had the power to wound. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;Fakat her ikimiz de şu tespiti yaparız ki; bizler ulusumuzun itibarını örseleyen ve bazı Amerikalıların Amerikan vatandaşlığına sadakatlerini yıpratan uzun bir tarihi süreçten gelmekteyiz, bu sürecin anıları hala gönüllerimizde sızıya sebep olmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A century ago, President Theodore Roosevelt's invitation of Booker T. Washington to dine at the White House was taken as an outrage in many quarters.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bir asır once, başkan Theodore Roosvelt’in Booker T. Washington’ı Beyaz Saray’a bir akşam yemeğine davet etmesi bir çok çevrelerce hakaret olarak algılanmıştır.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;America today is a world away from the cruel and frightful bigotry of that time. There is no better evidence of this than the election of an African-American to the presidency of the United States.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Amerika bugün, o tarihlerin zalim ve korkunç bağnazlığından uzak bir dünyadır. Bu gerçeğe bugün yaşadığımız seçim sonrasında Afrika kökenli bir Amerkalının başkan seçilmesinden daha iyi bir delil olamaz.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Let there be no reason now... &lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ayrıca şimdi buna da gerek olmasın…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Let there be no reason now for any American to fail to cherish their citizenship in this, the greatest nation on Earth.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Herhangi bir Amerikalının bu büyük ulus içinde bünyelerinde beslediği vatandaşlığa zarar verecek bir sebep olmasın.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senator Obama has achieved a great thing for himself and for his country. I applaud him for it, and offer him my sincere sympathy that his beloved grandmother did not live to see this day. Though our faith assures us she is at rest in the presence of her creator and so very proud of the good man she helped raise.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Senatör Obama hem kendisi için, hem de ülkesi için büyük bir hedefe ulaşmıştır. Kendisini bunun için alkışlıyor, ve yaşayıp bu başarılı günlerini göremeyen sevgili Anneannesi için samimi üzüntülerimi sunuyorum. İnacımız, bize kendisinin yaratıcısının huzurunda böyle iyi bir adamın yetişmesinekatkıda bulunmasından dolayı mutmain olarak barış içinde bulunduğundan emin olmamızı sağlamaktadır.. &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senator Obama and I have had and argued our differences, and he has prevailed. No doubt many of those differences remain.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Senatör Obama ve Ben birçok farklılığa sahip olduk ve bunları tartıştık. Mamafih birçok farklılıklarımız geride kalsa da, kendisi bu tartışmaların galibi oldu.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;These are difficult times for our country. And I pledge to him tonight to do all in my power to help him lead us through the many challenges we face.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ülkemiz için zor zamanlar sözkonusudur. Şimdi burada kendisine, sahip olduğum tüm gücü, yüzleştiğimiz birçok meydan okumaların içinden bizi çıkarması için seferber edeceğimin sözünü veriyorum.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I urge all Americans... &lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bütün Amerikalıları da harekete çağırıyorum...&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I urge all Americans who supported me to join me in not just congratulating him, but offering our next president our good will and earnest effort to find ways to come together to find the necessary compromises to bridge our differences and help restore our prosperity, defend our security in a dangerous world, and leave our children and grandchildren a stronger, better country than we inherited.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Beni destekleyen bütün Amerikalılardan, sadece kendisini kutlamak için değil, fakat aramızdaki farklılıklara köprü kurmak ve sahip olduğumuz refahın onarımı için, bu tehlikeli dünyada güvenliğimizi savunmak için ve çocuklarımıza, torunlarımıza bize miras bırakılandan daha güçlü ve daha iyi bir ülke bırakmak için, iyi niyetimizi ve bizi biraraya getirecek yolları bulmak adına en nihai gayretinizi sunmak için, bana katılmasını istiyorum.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;Whatever our differences, we are fellow Americans. And please believe me when I say no association has ever meant more to me than that.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Farklılıklarımız ne olursa olsun, bizler Amerikalıyız. Birlikteliğimizi muhafaza etmenin bana gore anlamı bugün taşıdığı manadan daha öte bir mana taşımamaktadır dediğim zaman, lütfen bana inanın.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It is natural. It's natural, tonight, to feel some disappointment. But tomorrow, we must move beyond it and work together to get our country moving again.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Doğaldır. Doğaldır ki bu akşam biraz hayal kırıklığı oldu. Fakat yarın, bunun ötesine geçmeli ve ülkemizin sahip olduğu dinamikleri harekte geçirmek için birlikte çalışmalıyız.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;We fought -- we fought as hard as we could. And though we feel short, the failure is mine, not yours. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Savaştık – var gücümüzle savaştık. Ve sonunda geride kaldık. Başarısızlık benimdir, sizin değil.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I am so deeply grateful to all of you for the great honor of your support and for all you have done for me. I wish the outcome had been different, my friends. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Benim için yaptıklarınızdan dolayı, beni destekleyen ve bu onuru bana yaşattan herkese derinden minnettarım. Sevgili dostlarım, sonucun daha farklı olmasını isterdim.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The road was a difficult one from the outset, but your support and friendship never wavered. I cannot adequately express how deeply indebted I am to you.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Yol, başlangıçtan itibaren zordu, fakat sizing desteğiniz ve dostluğunuz hiçbir zaman eksilmedi. Sizlere ne kadar derinden borçlu olduğumu yeterince ifade edemem.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I'm especially grateful to my wife, Cindy, my children, my dear mother...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Özellikle eşim Cindy’e çocuklarıma ve sevgili anneme…&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... my dear mother and all my family, and to the many old and dear friends who have stood by my side through the many ups and downs of this long campaign.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Sevgili anneme, tüm aileme ve bu uzun kampanyanın tüm iniş ve çıkışlarında benim yanımda yer alan tüm sevgili dostlarıma, minnettarım.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I have always been a fortunate man, and never more so for the love and encouragement you have given me.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Her zaman şanslı bir adam olmuşumdur, hiç bir zaman bana verdiğiniz sevgiden ve cesaretten daha fazlasını istemedim.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;You know, campaigns are often harder on a candidate's family than on the candidate, and that's been true in this campaign.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Biliyorsunuz, kampanyalar adaylardan daha fazla adayların ailelerini zorlar. Bu kampanyada da öyle oldu.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;All I can offer in compensation is my love and gratitude and the promise of more peaceful years ahead.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bunun karşılığında benim onlara tek sunduğum sevgim, minnettarlığım ve önümüzde daha barış dolu yılların olduğu umuduydu.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I am also -- I am also, of course, very thankful to Governor Sarah Palin, one of the best campaigners I've ever seen...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Ayrıca – ayrıca Vali Sarah Palin’e de, bugüne kadar gördüğüm en iyi kampanya ortağı olduğu için,... &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;one of the best campaigners I have ever seen, and an impressive new voice in our party for reform and the principles that have always been our greatest strength...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Gördüğüm en iyi kampanya ortağı ve her zaman en temel gücü reformları ve programları olan partimizin etkileyici bir yüzü olduğu için,... &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her husband Todd and their five beautiful children... &lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Eşi Todd’a ve beş güzel çocuklarına,&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... for their tireless dedication to our cause, and the courage and grace they showed in the rough and tumble of a presidential campaign.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;hedefimize sarsılmayan adanmışlıkları, başkanlık kampanyasının sıkıntılı zamanlarında sergiledikleri teşvik ve erdem için minnettarım.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;We can all look forward with great interest to her future service to Alaska, the Republican Party and our country.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bundan sonra Alaska’ya yapacağı hizmetleri, Cumhuriyetçi Partiye ve ülkemize vereceği katkıları büyük bir ilgi ile izliyor olacağız.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;To all my campaign comrades, from Rick Davis and Steve Schmidt and Mark Salter, to every last volunteer who fought so hard and valiantly, month after month, in what at times seemed to be the most challenged campaign in modern times, thank you so much. A lost election will never mean more to me than the privilege of your faith and friendship.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Tüm kampanya yoldaşlarıma, Rick Davis’den Steve Schmidt’e, Mark Salter’a ve yürekleri ile sonuna kadar aylarca savaşarak modern zamanların en kapsamlı kampanyasını ortaya koyan en son gönüllü çalışanlarıma kadar herkese çok teşekkür ediyorum. Kaybedilmiş olan bu seçim, benim için sizlerin inanç ve dostluğunuza muhatap olma ayrıcalığının ötesinde bir mana ifade etmeyecektir.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I don't know -- I don't know what more we could have done to try to win this election. I'll leave that to others to determine. Every candidate makes mistakes, and I'm sure I made my share of them. But I won't spend a moment of the future regretting what might have been. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bilmiyorum, bu seçimi kazanmak için daha neler yapabilirdik bilmiyorum. Bunu diğerlerinin değerlendirmesine bırakıyorum. Her aday hata yapabilir, ve eminim ki; bende payıma düşen hataları yaptım. Fakat bundan sonra bu hataların neler olduğuna ilişkin üzülmek için bir dakika bile harcamayacağım.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This campaign was and will remain the great honor of my life, and my heart is filled with nothing but gratitude for the experience and to the American people for giving me a fair hearing before deciding that Senator Obama and my old friend Senator Joe Biden should have the honor of leading us for the next four years.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bu kampanya, hayatımda büyük bir onur vesilesi oldu ve olacak, ve kalbim başka hiçbir şeyle fakat edinilen tecrübe ve Amerikan halkına, önümüzdeki dört yıl boyunca ülkemize liderlik yapma onuruna sahip olan Senatör Obama ve kadim dostum Senatör Biden ile bana tanıdığı adil münazara imkanı için de minnettarlığından başka birşeyle dolu olmayacak.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Please. Please.  &lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Lütfen, Lütfen.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I would not -- I would not be an American worthy of the name should I regret a fate that has allowed me the extraordinary privilege of serving this country for a half a century.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bu ülkeye yarım asır hizmet etmenin olağanüstü ayrıcalığına tessürle bakmış olsaydım bu isme layık bir Amerikalı olamazdım. Olamazdım.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Half a century. &lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Yarım Asır.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Today, I was a candidate for the highest office in the country I love so much. And tonight, I remain her servant. That is blessing enough for anyone, and I thank the people of Arizona for it. &lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bugün, çok sevdiğim bu ülkenin en yüksek makamına adaydım. Bu akşam, halen onun bir hizmetçisiyim. Bu bir insan için fazlası ile kutludur ve Arizona’lılara bunun için teşekkür ediyorum.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tonight -- tonight, more than any night, I hold in my heart nothing but love for this country and for all its citizens, whether they supported me or Senator Obama -- whether they supported me or Senator Obama.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Bu akşam – bu akşam, herhangi bir akşamdan daha fazla, kalbimde, bu ülkeye ve beni veya Senatör Obama’yı destekleyen vatandaşlarımı birbirinden ayırt etmeksizin onlara olan sevgimden başka bir şey tutmuyorum.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I wish Godspeed to the man who was my former opponent and will be my president. And I call on all Americans, as I have often in this campaign, to not despair of our present difficulties, but to believe, always, in the promise and greatness of America, because nothing is inevitable here. &lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Başkanım olacak eski rakibime Allah’tan yardım diliyorum. Kampanyamda sıklıkla yaptığım gibi bütün Amerikalılara da cağrıda bulunuyorum ki; şuan sahip olduğumuz cari problemlerimize takılarak ümitsizliğe kapılmayalım, fakat herzaman ülkemizin büyüklüğüne ve vaadlerine inanalım, çünkü şuan için yapacak bundan daha elzem birşey yoktur.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Americans never quit. We never surrender.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Amerikalılar hiçbir zaman vazgeçmezler. Bizler hiçbir zaman teslim olmayız.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;We never hide from history. We make history.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Biz hiçbir zaman tarihin arkasına saklanmayız. Bizler tarih yazarız.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thank you, and God bless you, and God bless America. Thank you all very much.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Teşekkür ederim, ve Tanrı size kutsasın, ve Tanrı Amerikayı kutsasın. Hepinize çok teşekkür ediyorum.&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-8940410170084424099?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/8940410170084424099/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=8940410170084424099' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/8940410170084424099'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/8940410170084424099'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2008/11/senatr-mccainin-teekkr-konumas-tam.html' title='Senatör McCain’in teşekkür konuşması tam metni'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-3054257615770355573</id><published>2008-11-04T15:09:00.001+02:00</published><updated>2008-11-04T15:10:36.054+02:00</updated><title type='text'>Sahray-ı Cedid de bir Amiral</title><content type='html'>Nicedir içimdedir bu konuyu dile getirmek.&lt;br /&gt;Önünden geçerken utancımdan başımı eğerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahrayıcedid mezarlığının eskimiş kitabelerinde&lt;br /&gt;Yazmaktadır ehli kabir meşhurdu tarihin bir yerlerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi paşa, kimi miralay, kimi ise şahididir çekilen ızdırabın.&lt;br /&gt;Yatmaktadır  şan ile sinesinde bu millet-i azimüşşânın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama onca eskimiş kitabelerine inat&lt;br /&gt;Bir kabir var ki sanki içinde taze bir hayat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutmaz kimse önünde arkasında nöbet&lt;br /&gt;Değildir milyonlar ellerinde bayrakla  eden ziyaret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müdavimi, Sahray-ı cedîd camiînin ezanlarıdır, bu kabrin.&lt;br /&gt;Bu kabir ki; son ikametgahıdır adı silinmek istenen bir Amiralin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin ne mümkündür bir hülya-ı delâlet ile medenileşmek,&lt;br /&gt;Cedd-i Alî’yi anlamaktan ziyade dedikodu ile bellemek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-3054257615770355573?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/3054257615770355573/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=3054257615770355573' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/3054257615770355573'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/3054257615770355573'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2008/11/sahray-cedid-de-bir-amiral.html' title='Sahray-ı Cedid de bir Amiral'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-6161740488701291525</id><published>2008-11-04T15:05:00.000+02:00</published><updated>2008-11-04T15:10:36.054+02:00</updated><title type='text'>Rüya</title><content type='html'>Rüya&lt;br /&gt;Bir rüya görmüştüm zamanında,&lt;br /&gt;Gün dahi karanlık, ararken güneşi.&lt;br /&gt;Ses çıkarmayın! bu O koca dağların işi.&lt;br /&gt;Olur mu dostlar hiç susulur mu?&lt;br /&gt;Elde küçük bir mum ile güneş bulunur mu&lt;br /&gt;Güneş ki; ışığın alası ondadır&lt;br /&gt;Aranması gereken güneşin ışığıdır.&lt;br /&gt;Senin mumun daha mı yürekli&lt;br /&gt;Söndürür mü zannedersin koca güneşi&lt;br /&gt;Ey bedbaht arkadaşım yorulma&lt;br /&gt;Sen dilersen bir veli girer koluna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir arkadaş tanımıştım zamanında,&lt;br /&gt;İnanan ve inandığı gibi yaşayan.&lt;br /&gt;Bir dost edinmiştim bir zaman,&lt;br /&gt;Gül gibi kokan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir davam olmuştu zamanında,&lt;br /&gt;Gömleğimi kan ile boyayan.&lt;br /&gt;Bir zaferim olmuştu o zaman,&lt;br /&gt;Gül gibi kokan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir aşkım olmuştu zamanında,&lt;br /&gt;Saplandıkça hançeri yüreğimi kanatan.&lt;br /&gt;Bir vuslatım olmuştu o an,&lt;br /&gt;Gül gibi kokan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir vedam olmuştu zamanında,&lt;br /&gt;Gözlerimin pınarlarından koşan.&lt;br /&gt;Bir mazi olmuştu yaşanan,&lt;br /&gt;Her zaman gül gibi kokan.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-6161740488701291525?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/6161740488701291525/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=6161740488701291525' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/6161740488701291525'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/6161740488701291525'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2008/11/rya.html' title='Rüya'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-3565856316220581802</id><published>2008-10-04T16:22:00.000+03:00</published><updated>2008-11-04T16:23:44.829+02:00</updated><title type='text'>Gelibolu'dan mektup var</title><content type='html'>Bizim taburumuzu taşıyan vapur gelibolu rıhtımına yanaştığında balık istifi şeklinde 10-15 saat lik köhnemiş İstanbul vapurunda yapmış olduğumuz seyahat nihayet bitti diye seviniyorduk. Kabataş limanından ayrılmadan once anamın ellerini hatırladım öpmek için avucumun içine aldığımda tir tir titriyordu. Üzülme anacığım üzülme nasıl gittiysem öyle döneceğim demiştim. Ama daha bir gün bile olmadan anamı çok özlemiştim. Civanmert arkadaşlar vardı aramızda türkü söyleyip duruyorlardı. Kimisi köşelerinde hiç konuşmadan türkülerin yanık iklimine kendilerini bırakıyorlar, nadiratta bazıları ise köşelerinde mektup yazıyorlarlardı belki bundan sonra yazı yazmaya zaman kalmaz neme lazım diyerek zamanı değerlendiriyorlardı. Evet keşke bende bir mektup yazsaydım diye düşündüm acaba bundan sonra zaman bulabilecekmiydim….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vapur limana iyica yanaşıp iskeleler atılınca herkes bulunduğu yerden birer ikişer koridorlarda birikmeye başladı. Komutanların gür sesi duyuluyordu “hizaya giiiirr” “İleri baaakk” attığım adımların kafamın içinde yankılanan sesleri sanki herbirinin bir ömüre eşit olduğunu haykırıyor gibiydi. Allah’ım bu millet bunu haketmedi diye düşünüyor aklıma gelen tüm sureleri okumaya çalışıyordum. Artık türkü çığıranlar bile susmuştu komutanın ve vapurun gıcırdayan sesinden başka birşey duyulmuyordu. Koridorun sonundan sağa döndüğümde açık iskele kapısından içeri giren esinti ve ölümün soğukluğu, yüzüme tatlı bir hoşgeldin öpücüğü kondurdu. Aslında denizin iyot içeren kokusunu özellikle lodosun hırçınlığı içinde o hınzır koku yokmuydu yüzüme denizin suyunu çarpsa da çok severdim benimle oynaşmasını. Ama şimdi çok soğuk gelmişti bana. Bir yanım derin bir pişmanlığın içinde bir yanımda ise dizginleyemediğim öfkem. Gelibolu rıhtımındaydık. “Kendine gel” dedi birşey içimden. O ana kadar kendimi Geliboluya gelen tek kişi olarak düşünmüştüm. Ama şimdi yanımda önümde arkamda silahları omuzlarda çantalar sırtta sayısız asker arkadaşım vardı. Komutanlardan biri bir konuşma yapıyor arasıra bizlerde “Saoolll” sesine katılıyorduk. Derken sağımdaki arkadaş hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ben daha ne oluyor demeden sağıma döneceğim anda kendini yere bırakıverdi. Adı Ahmet idi Yahya oğlu Ahmet sonra benim  benim en yakın arkadaşım oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cepheye yarın sevkedileceğimiz bize söylendiğinde niyeyse derin bir ohhh çektim içimden. Sanki yarın hiç gelmeyecek gibi geldi o an için. Evet işte O kısacık an beni kendime getirdi. Zira bizi Geliboluya getiren vapur yaralıları da Istanbul’a götürecekti. Onlar birer birer önümüzden geçerek sedyelerde vapura bindirilirken öfkem içimden patlayacak gibi oldu. Onların hepsi yüzlerini görmesem de isimlerini bilmesem de benim gerçek kardeşlerimdi. Keşke onları daha önce tanısaydım ellerini sıksaydım, hallerini sorsaydım. Yok yok cephede yanlarında olsaydım belki öfkemin gücü ile onları koruyabilirdim. Keşke keşkeler kafamın her köşesinde idi nereye baksam keşke diyeceğim birşey görüyordum. Yarabbi bana sabır ver…..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kes sesini” diye seslendi öfkem “Bırak sızlanmayı. Eğer Istanbul’a dönmek istiyorsan hazır vapor da burdayken buyur dön. Ama döneceksen onlar gibi dönmen lazım” Onlar gibi evet kolsuz bacaksız gözsüs kulaksız.Yarım adam olarak. Ben delimiyim “Evet sen delimisin” diye diretti öfkem “madem kolunu bacağını vereceksin karşıdan da kol bacak alman lazım değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çantamızı ve silahımızı bir kenara istif ettikten sonra bizim manga için ayrılmış çadıra doğru ilerledik. Yaza girmek üzereydik ama gecenin ayazı bastırmıştı biraz ürperti ile çadıra girerken hissettiklerimi yazmaya kara verdim. Belki bu vesile aklımı oyalayabilirdim. Erata ayrılan çadırların sadece üstü kapalıydı yere battaniye sererek kendimize yatak yaptık bende yağ kandilinin ürkek ışıkları altında kağıda bugünün tarihini düşerek işe başladım 23 Recep 1333. O ana kadar aklıma gelmemiş olmasına rağmen bir anda 3 gün sonrasının mir’ac gecesi olduğu ve o sırada cephede olacağımı düşündüm. Bu bir rastlantımıydı…  Ahmet’in sesi ile kendime geldim “Ooolum yatmayacakmısın sabah erkenden yola çıkıyormuşuz duymadın mı?” Duydum ama Ahmet dahil kimsenin uyuyabileceğini sanmıyordum. Ve kandili söndürdüm…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-3565856316220581802?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/3565856316220581802/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=3565856316220581802' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/3565856316220581802'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/3565856316220581802'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2008/10/geliboludan-mektup-var.html' title='Gelibolu&apos;dan mektup var'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-7362799660983574838</id><published>2008-01-02T17:46:00.000+02:00</published><updated>2008-11-04T17:55:55.005+02:00</updated><title type='text'>"AYDINLIK MUSTAFA KEMAL CUMHURİYETİ'NDEN BUGÜNKÜ "ARAPLAŞMA" YOLUNDAKI TOPLUMA NASIL GELDİK?" İTHAMINA CEVAB</title><content type='html'>Senin de tartışmaya katılmana sevindim. Belki böylece fırsat bulup yüz yüze görüşemesek de en azından diyaloğumuzu sürdürebiliyoruz. Seninle belli konuları istişare ederken ortaya koyduğun dürüst söylemden karnından değil ama yüreğinden akıttığın fikirleri izlemekten gerçekten zevk alıyorum. Çoğu zaman hem-fikir olmasak da en azından uslubu koruma noktasında hassas olmaya gayret ediyoruz. Senin de dikkate aldığın yazımın son cümlesini bu yazımın ilk cümlesi yaparak, yani hangi fikir ve düşüncede olursak olalım amacımız aramızda tesis edilen muhabbetin ve kardeşliğin baki kalmasını esas alarak bir iki konuda fikirlerimi beyan etmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Bayrak yüzde kaçın bayrağıdır? Sen diyorsun ki; bu bayrak 53% nin bayrağıdır. Kimdir bu 53% Ak Parti’ye oy vermemiş olanlar. Kimdir bu oy vermeyenler;&lt;br /&gt;- Bu Cumhuriyet benimdir küçük de olsa zayıf da olsa Çankaya, K.dere ve G.O.P ya da sıkışsa benimdir benim kalacaktır diyen kadük CHP ye oy verenler.&lt;br /&gt;- İçinde bulunduğu karmaşıklık ve çapsız kadroların elinde siyasetsizlik girdabına düşmüş tutunacak tek dalı kuru bir milliyetçilik söylemi olan MHP ye oy verenler.&lt;br /&gt;- Kendilerine Liberal diyerek mahkumiyet siyaseti içinde kaybolan ellerindeki tek kalan siyasi mirasın öykünmelerini siyaset olarak millete yutturmaya çalışan diğer partilere oy verenler.&lt;br /&gt;- Ve birde unutmadan Kongrelerinde Bayrağımızı asıldığı yerden sökerek ayakları altında çiğneme şerefsizliğini gösteren kanı bozuk satılmışlara oy verenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin 53% dediğin kitle bunlar doğru mu? Doğru ise güzel bir sonraki paragrafı atlayabilirsin değil se devam ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değilse, eksik kalanları ise; bu dört zümreye de ait olmayıp Ak Partiye oy vermemeyi kendine göre erdem sayıp, hezeyanlarına, bilgisizliğine, muhabbetsizliğine, Ak Partiyi avam olarak telakki etmesine, keyfine göre, değerlendirenler olarak sayabiliriz. Benim bu grubtan sayısız tanıdığım sevdiğim dostlarım ve ahbaplarım var. Hepsinin kararı benim için kutsal ve savunulasıdır. Ben ise Ak Partiye oy veren biri olarak Bayrağımıza ait sevgim ne onlardan az nede onlarınki benden fazladır. Bu yüzden sözkonusu ifadeni yüreğinin doluluğu ile yazdığın ve maksadını aşan bir ifade olarak değerlendiriyorum. Zira O bayrak aşkı ile bu vatan uğruna şehid düşmüş en azından bir şehidin dahi Ak Partiye oy vermiş olması senin sözkonusu maksadı aşan ifadeni kadük ve seni de çok ağır bir vebal sahibi yapar. Bu ifadeyi bir başkası için değil ama senin için kullanırım; çünkü sana isim olarak hem “Ahmet” hem “Furkân” ismini veren ROM’una da birşeyler eklemiştir. Dolayısı bu vebalin ağırlığını sen tartabilirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazır bayrak konusu açılmışken kalbimde hisstetiğim bir iki konuyu dile getireyim. Diğer ülkelerin bayraklarına(**)baktığın zaman hemen hepsinde sarih semboller görürsün. Denilebilir ki; bizimkinde de semboller aşikardır. Ama dur bir anlatayım.&lt;br /&gt;(**) Kurtuluş şavaşımızın unutulmaz Başkomutanı Mustafa Kemâl Paşa, İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun ardından hükümet binasına girişte üstüne basması için yere serilen Yunan bayrağını emir verip kaldırtır, ve yanındakilere bayrak bir milletin şerefi ve namusudur düşmana dahi ait olsa üzerine basılmaz diyerek milletimize ait olan yüce ruhun bir temsilini bize bir miras olarak bıraktığı için tüm bayraklar bizim için hepsi saygıdeğerdir. İşte belki bu yüzden birtakım kendini bilmezlerin birtakım ülke bayraklarını yakıp üzerlerinde tepinmeleri yüreğimi hep acıtır. Çünkü bu davranış Peygamberî de değildir, onun tasvip ettiği bir davranışda değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu milletin engin gönlünde Yaradanına ve onun peygamberine duyduğu eşsiz muhabbetin tezahürü “Yeşil” daha da açalım “Livâ-ül Hâmd” (Şükür Sancağı)&lt;br /&gt;Bu milletin engin gönlünde Yaradandan ötürü yaratılan herşeyi bağrına basan ve onlara adaletle muamele eden “Beyaz” “Livâ-üs Selâm” (Selamet Sancağı)&lt;br /&gt;Bu milletin engin gönlünde İşte tüm bu hasları Yaradanın emri ile koruyup insanların istifadesine sunmak üzere “Kırmızı” “Livâ-ül Cehd” (Mücadele Sancağı)&lt;br /&gt;Vardır. Ne güzeldir ve ne büyük bir şereftir ki; Bu üç mübarek sancak bizim Al Bayrağımızda kendini cem etmiştir. Siz dikkatle bakarsanız Hilalinde şükr’ü, Yıldızında Selameti ve “Al” ında bu milletin çaba, gayret ve cehde azmini görürsünüz. İşte bundan dolayıdır ki&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Kızkardeşimin gelinliği,&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Şehidimin son örtüsü! &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Işık ışık, dalga dalga bayrağım, &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Senin destanını okudum, &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;senin destanını yazacağım.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Der şair. (A. N. Asya)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bütün bu mücessem (cesametli-büyük)) ve alî milli duygular bütünüyle bu milletin geleceğine, geçmişine kundaktaki bebesinden 80’lik dedesine, Yufka açan neneden, plajda güneşlenen mankenine kadar herkese aittir. Bu bayrağı bu milletin başının üstünden almaya yeltenenin, almaya niyeti olanın vay ki; vay haline. Bu bayrağı kimse kimseden esirgemesin. Zira ben bayrağımın, tüm mazlum halklar için dalgalanmasını istiyorum. İşte bu mütelâmın sebebi zuhuru senin yazında bu mübarek bayrağı insanların 47% sinden esirgeyen tavrın ve bundan dolayı duyduğum derin teessür oldu. (Şimdi bu ifade belki çok eski belki köhne kaçabilir ama en azından günümüzün son derece yavan ve ancak kavgaya sebep olacak kelimelerinden daha sıcak ve insansı geliyor.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde Yılmaz Özdil’de (Hürriyet) “&lt;a href="http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7785851&amp;amp;yazarid=249"&gt;Gidişat&lt;/a&gt;” isimli makalesinde (ki; tam bunları yazarken senin ilgili yazar ve aynı makale ile ilgili mesajın postama düştü, haydi hayırlısı) sevgili Ali’mizin yazısına paralel bir manada makale kalem alarak geleceğe atıfta bulunmuş ve hiç hoş olmayan bir tabloyu insanları irite ve hatta tahrik etmek pahasına köşesinde yer vermiştir. Bende bu vesile kendimi, bu sayın yazara bir cevap verme sorumluluğunda hissederek aşağıdaki yazıyı kaleme aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ &lt;em&gt;Yılmaz Bey,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazınızın üslubu, eğer ki bir mahalle kahvesinin akli melekelerden uzak sadece zaman öldürmek üzere gerçekleştirilen bir sohbetine ait olsa idi, inanın kimsenin umurunda olmazdı. Ama siz, bir açıdan kamu hizmeti ve belki kanaat önderliği makamında olan bir kişi, bir yazar olarak nasıl böylesi tahrikkar bir yazıyı kaleme alırsınız. Sizler nefsinizin dile getirdiğini hiç mi akıl süzgecinden geçirmezsiniz. Bu yazıyı yazmanızın sebebini sahip olduğunuz hezeyanlara bağlamak, sizin gibi insanların, kötülüklerini gözardı etmek olur. Bununla beraber, sizi hezeyanlarının rüzgarına kapılmış bir romantik olarak görmenin de size hakaret olacağı kanısı ile yazmış olduğunuz “Gidişat” isimli makalenizin tamamen ve yetkin akli kabiliyetleriz ile tahammüden ve bu satırlar içinden süzübileceğiniz gibi bu milletin hayrına değil ama başkalarının hayrına olduğu açıktır. Hatta bu makalenizin sizler gibi durumdan vazife çıkarmak sureti menfaatlerinizi tevhid ettiğiniz güç odaklarının nezdinde takdire şayan bir iş olduğu ve diğer yoldaşlarınız nezdinde bir kilometretaşı olarak değerlendirileceği yakında anlaşılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teessür ve teessüflerimle&lt;/em&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu memleketi “o” cu “bu” cu olarak zımnen bölmek bölmeye çalışmak hiç kimsenin hayrına olmaz. Sen geçmişine küfür etmeyi Cumhuriyete sadakât olarak değerlendiriyor ve bu vesile ve bu halati ruhuye ile birlerine “Feto” pardon “feto” diyorsun. Bu seni rahatlatacaksa ne benim ne de Muhterem Hocamın bir itirazı olmaz. Ama bu benim için geçerli ya başkaları onlarda “ato” demeye başlarsa, kime ne dert anlatacağız. İlericilik, çağdaşlık ona buna hakaret ederek olmaz. Ben hepimizin, süzülüp geldiğimiz sosyal tavada en azından Yılmaz Özdil denen “yazardan” çok öte bir anlayış ve özellikle “Biased” olmamış bir algı ve muhakemeye sahip olduğumuzu umuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihimiz iddia edildiği gibi köhnemiş imparatorluktan (***) bizlere miras kalmıştır. Bize bu mirası bırakanlara acaba niye sadece bu Anadolu toprağını bize bırakmışlar diyerek hayıflananıp da mı küfrediyorsun yoksa bu imparatorluk niye yıkıldı keşke yıkılmasaydı diye mi küfrediyorsun. Yıl 1848 Alman köylü devriminin başlattığı süreçte yönetim erkine talip olan halk muhalefeti (plebyen kamu) (****), bu devrimin ulaştığı bir bakıma başarı düzeyi Avrupa’nın siyasallaşan kamusuna etki etmiş ve bu etkinin izleri veya artçı şokları Osmanlıya kadar ulaşmış, fakat halkı tetikleyeceği yerde O zamanın erken burjuvası sayılabilecek askeri ve liberal (esasen liberallik o zamanın konusu değildir ama be bu sınıflamayı o tarihlerde Avrupa ile bağ sahibi okur yazarlar olarak ele alıyorum) eliti etkilemiş ve bu etkinin sonunda İttîhat Terâkkiye uzanan değişimi başlatmıştır. Esasen başka bir açıdan bakıldığında sanki bu süreç bir değişimden ziyade bir dönüşümün hikayesidir. Olan biten halkı hep “öteki” olarak gören bir seçilmiş elitin kendi içindeki iktidar mücadelesiidir. Ve Türkiye Cumhuriyeti bunun bir ürünüdür. Ne demek istediğim mücadele öncesi ve sonrası ekibin ayrıntılı incelenmesi sonucu anlaşılabilir. Tard edilenlerin isim listesi uzayıp gitmektedir.&lt;br /&gt;(***) İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, ORTAYLI, İlber&lt;br /&gt;(****) Strukturwandel der Öffentlichkeit (Kamusallığın Yapısal Dönüşümü) HABERMAS, Jürgen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısı ile tarih bir olgudur, zaman olarak donmuştur. Olayların sebeplerine 100% vakıf olamasak da en azından süreçleri izleyebiliriz. Doğaldır ki; her doğan ölecektir. Buna insan olmak üzere herşey hatta sistemler ve yönetimler de dahildir. İşte bu Sünnetullah gereği Osmanlı da tarihteki yerini almıştır. Acaba O cihan şumül imparatorluk geride cihan şumül evlatlar bırakabilmiş midir. Biz O evlatlar olabilecekmiyiz atamızın ceddimizin bizden istediği son bir söz son bir mesaj olarak bıraktığı o kutsi emaneti gitmesi gereken menzile taşıyabilecekmiyiz. Yoksa bizden sonra gelenler demi bize sövüp sayacaklar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-7362799660983574838?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/7362799660983574838/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=7362799660983574838' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/7362799660983574838'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/7362799660983574838'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2008/11/aydinlik-mustafa-kemal-cumhuriyetinden.html' title='&quot;AYDINLIK MUSTAFA KEMAL CUMHURİYETİ&apos;NDEN BUGÜNKÜ &quot;ARAPLAŞMA&quot; YOLUNDAKI TOPLUMA NASIL GELDİK?&quot; İTHAMINA CEVAB'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4951048141091955201.post-5887474636730587398</id><published>2007-12-31T17:31:00.000+02:00</published><updated>2008-11-04T17:44:03.361+02:00</updated><title type='text'>SÖZDE KARŞI DEVRİMİN KRONOLOJİSİNE CEVAB</title><content type='html'>Nedir bu, neyin kronolojisi. Bu olsa olsa “ben dedim oldu” cu bir yaklaşım. Şimdi bu kronolojiden hareketle ne diyeceğiz yani. Bir Milletin benliğine vurulmuş prangaların parçalanış kronolojisi mi, Yoksa bu millete ve dinine saygısı olmayan bir avuç “dönmenin” hezeyan kronolojisi. Bence bu kabil dayatmalardan kurtulmamız gerekir. “Araplaşma” diye ortaya konan ama ne olduğu iddia sahibinin dahi anlayamadığı “İşte bak öcü” politikası, insanlık tarihin sayfalarını oluşturan bu kadim millete, kültürüne, hassına hasılı kendine bir hakarettir. Din felsefesinin mihenk taşlarını oluşturan tasavvuf düşüncesinin zirvesini yakalamış bu millet, dinden diyanetten bihaber ahkam sahiplerinin fevkinde kendini tanır ve bilir. “Araplaşma” diye bir mefhum, bir takım göya “çağdaş” lar hariç  bu milletin hayallerine dahi girmemiştir. Ezan’ın arapça okunmasını dahi bir “Araplaşma” vesile saymak ancak ve ancak din cahili olmakla açıklanır. Bu ancak kahve içersek Kolombiyalı, mango yersek Malezyalı, belki daha ilgi çekici olur hurma yersek de Arap oluruz demekle aynıdır. Bize sunulan diller, bu envayi çeşit nimet ve güzellikler, bizleri bir reddedişe değil, ama bir kucaklayışa götürmelidir. Reddiye nefsanidir. Allah’ın beni bulun ve bana yaklaşın ilahi niyetinin tezahürü olarak önümüze konmuş bu gibi nice ipucu, delil ve imzaların bizi dünyayı kucaklamaya götürmesi gerekirken; Kendilerini 29 Ekim 1923 de bu topraklara gökten zembille geldiklerini düşünen önünü arkasını sağını solunu görmeden bir tür seçilmişlik edası ile (ki; bu iddia dönmelere aittir,) hiçbirşeyi ama sadece kendini bir halt zanneden bir azınlığın sesinin bu kadar çok çıkması neye alamettir bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdakiler, aşağıdaki kronoloji denen safsatayı okurken içinden geçti. Yazılarımın hiçbir noktasında bu yazıyı yazan ve ileten dostlarımı hedef almadığımı belirtmek isterim. Nihayetinde ben de, bu kronolojiyi sahiplenen kardeşim gibi kendimi bir tarafa koyup birşeyler çiziktirmeye çalıştım. Bununla beraber bu kabil fikri paylaşımlarda diğer taraftan da bir ses olarak( ki; burada haddimi aştım ama bir örnek olsun diye kendime bir paye verdim yoksa hak ediyor değilim) yer almak istedim. Kırmış ve üzmüş olduğum arkadaşlarım varsa, muhabbetim merhem olur inşaallah.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4951048141091955201-5887474636730587398?l=menntor.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://menntor.blogspot.com/feeds/5887474636730587398/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4951048141091955201&amp;postID=5887474636730587398' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/5887474636730587398'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4951048141091955201/posts/default/5887474636730587398'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://menntor.blogspot.com/2007/12/szde-kari-devrimin-kronolojisine-cevab.html' title='SÖZDE KARŞI DEVRİMİN KRONOLOJİSİNE CEVAB'/><author><name>Abdülmennân Tor</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11695105369073215189</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_fYaN5iZKeso/SRBSVn0YvnI/AAAAAAAAAAM/QyZqEETY_nI/S220/Passport+Photo.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
