14 Haziran 2010 Pazartesi

POLİTİK EKSENLER DEĞİŞİRKEN, TÜRKİYE SINIRLARINA SIĞABİLİR Mİ?


Ülkemizin hayli yoğun , yorucu ve yıpratıcı gündemine bakıp anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken; bir an aklıma kutupların dondurucu soğuğunda veya çölün kavurucu sıcaklarında yaşam sürmeye çalışan insanların çabaları geldi. Elbette bu kabil uç iklim şartlarında yaşayan başka insan toplulukları da vardır. Hepsini değil ama sıcaklık açısından iki ucu karşılaştırmak bir perspektif verebilir düşüncesi ile kutup ve çöl numunesini ele aldım. Hepimizin kabulu gereği, öncelikle böylesi uç şartlar, bu şartlara muhatap olan insanlar için değiştirilebilir veya iyileştirilebilir şartlar değildir (en azından öngörülebilir gelecek için). Pek tabidir ki; yaşamak ve hayatta kalmak için şartları değiştiremeyen insan kendini bu şartlara münasib kılmak zorunda hissetmiş ve buna göre bir kültür geliştirmiştir.

Kutup yaşamı ile ilgili olarak Eskimoların veya Sahra çölündeki Tuareg’lerin yaşam şartları ve onların bu şartlara uyum sağlamış yaşam kültürleri incelendiğinde en önemli unsur, eldeki kaynakların ihtiyaçları karşılamak için ne kadar kesin, kât’i ve sert kurallarla, tanzim edildiğidir. Aksi takdirde hayatın sonlanması kaçınılmaz olurdu. Dolayısı ile hangi değişken üzerinden bakarsanız bakın (sıcaklık, nem, irtifa vb). İhtiyaçları gideren kaynakların yönetimine ait kuralların son derece katı ve esnetilemez olduğu gözükür. Binlerce yıldır bu gibi uç iklim şartları hala insan nüfuzunu bünyesinde barındırabiliyorsa mevzu ettiğimiz kaynak ihtiyaç yönetimine ilişkin kural sistemlerinin geçerliliğine “Rock Solid” (gözardı edilemez) bir delil teşkil eder.

Misallendirdiğimiz bu uç iklim şartları gibi uç sosyolojik şartlar da tarif edilebilir mi? Tarif edilirse bu uç sosyolojik şartlara numune bulunabilir mi?

Bu soruyu zaman zaman yeniden geri dönüp irdelemek üzere kendi halinde bırakıp, Türkiye’nin Mayıs 2010 tarihinden itibaren gündemine gelen olayları yeniden ve hızlı bir biçimde sararak bu olayların arkasına gizlenmiş, örtülmüş kurguların içeriğine vakıf olmaya çalışalım.

Öncelikle Mayıs başında ortaya çıkan skandal görüntüler ile devrilen CHP’nin kuvvetli Genel Başkanı Deniz Baykal’ı hatırlayalım. Bu olayın zihnimde ortaya çıkardığı artçı dalgalar o kadar çetrefilli idi ki; muhakememin kararmasına dahi yolaçtı. Ne yapmıştı da Deniz Baykal bu komploya kurban edilmiş arkasında ağlayan bir kişi kalmamıştı. Malum kaset ile yıkılan Baykal nasıl olurda savunması beklenen kişiliğini sanki daha önce hiç yaşamamışcasına tarihe gömülmesine rıza gösterir; sanki şedîd bir tehdit almışcasına nasıl kendi kabuğuna hiçbir şey olmamışcasına çekilirdi. Bu kaset gerçek dahi olsa nasıl Deniz Baykal’dan beklenmediği şekilde davranabilirdi. Bu Deniz Baykal cephesinden bakıldığında ilk akla gelenlerdir. Ya diğer CHP lilere ne demeli, sabık liderleri çarşaf açılımı yaparken onu yere göye sığdıramayanlar, 29 Mart seçimlerinde İstanbul’da alınan oyların üzerinden iktidar beklentisine giren kalemşörler, Kutlu Doğum haftası münasebeti ile Deniz Baykal’ın ağzından dökülen sözler ile esen ılımlı dialog rüzgarına yelken basan liberaller. Deniz Baykal’ın istifası ile salya sümük gözyaşı döken üst düzey CHP yöneticileri, ve 53 yıllık arkadaşlarını bozuk para gibi harcayan sözüm ona kurt siyasetçilere ne demeli. Bu CHP lilere bir sıfat bulmak mümkün değil. Yani ne desem ihanet desem onun bile bir şerefi haysiyeti varken ifade olarak otururken mana olarak oturmuyor. Zira bu ihanet bile değil. İhanet dediğin şey bir azınlığın işidir burada tüm CHP den bahsediyoruz. Bunlar değil mi Kılıçdaroğlu’nu 1189/1189 ile seçen. Dün DYP nin vitrininde Genel Başkan yakıştırmaları ile caka satan Prof Batum’u hooop MYK ya seçip de Kılıçdaroğlu’nu genel başkanlığa taşıyan baş taktisyen İstanbul İl Başkanı’nı dışarıda bırakan? Bu CHP eskiden de garip bir parti idi şimdi iyice garip hatta tanınmaz hale geldi.

Hatırlarsanız bizde bir söz vardır nasıl geldiysen öyle gidersin. Mustafa Kemal de bu sözü kullanmış geldikleri gibi gidecekler diyerek İstanbul’u işgal eden işgalcilere seslenmiştir. Nihayetinde herkes geldiği gibi gitmiş ve gidecektir. Benim arzum bundan sonra kimsenin kıçını başını görmek istememektir. Çünkü anlaşıldığı kadarı ile bu metod CHP de uygulanmaya konacaktır. Bu nasıl bir partidir ki; kanarya sevenler derneği dahi yönetimine insanları oyları seçip oyları ile indirirken. Koca CHP kendi delegelerine dahi güvenememiş nihayetinde 1189/1189 oy alan bir Kılıçdaroğlu Deniz Baykal’ın sağlığında ona bayrak açamamış, Deniz Baykal’ın nezdinde temayüz eden ve bir kısım CHP’linin bu iş Deniz Baykal ile olmaz düşüncelerine derman olacak çıkışı yapamamıştır. Eğer yapmış olsaydı belki lideri kurultayda deviren bir “YENİ” lider vasfıyla CHP’ye daha çok faydası olurdu. Kalıcı olurdu. Selefi de kurultayda yenilmiş onurlu bir lider olarak anlı şanlı bir devir teslim yapardı ama onuru haysiyeti beş paralık olmazdı.

Peki kendilerine siyasetin duayeni diyenler, kurt politikacı, kaçın kurrası diyenler şu fakirin akıl ettiğini düşünemeyecek kadar akıldan, iz’ândan yoksun kimseler miydi? Elbette hayır. Peki o zaman bu oyunun, bu rezilliğin gereği neydi. Bıraksanız zaten 15 gün sonra hemde olağan kurultay var Deniz Baykal’a yıllarca “katlanmış” bunca CHP’li 15 gün sabredememiş mi? Hem sabık liderin yaptıklarını aynını yapacaksın, hem de onu nâ hak yere değiştireceksin ve bunun üzerine kendi delegelerine dahi güvenmezken çıkıp halkdan oy talep edeceksin. Şunu da yeri gelmişken hatırlatayım da üstümde kalmasın CHP’li hanımlar beyler Türkiye’yi de CHP’yi yönettiğiniz tarzda yönetecekseniz, hiç zahmet buyurup da kapımıza gelmeyin. Devam edelim…

Evet mayıs ayının başında CHP’deki manzara buydu. Niye CHP hakkında bu kadar laf ettiğim izahatına gelince. Doğaldır ki bir sistemi parçalamak için en zayıf halkadan başlarsınız. Çünkü bu zayıf halka direnemez size karşı koyamaz ve istediklerinizi yaptırabilecek konuma kolaylıkla gelir. Evet CHP Türk siyasi sisteminin zayıf halkası idi. CHP’nin zayıflığını bu derece çekici yapan ise kitle partisi olmasıydı. CHP birbiri ile uyumsuz iki özelliğini kurulduğu günden bu yana içinde hep muhafaza etmiştir. Bu iki özellikten biri kitlelere seslenme dürtüsü, diğeri ise merkezinde bulunan kara delik, yani politbüro örgütlenmesidir. Bu yapılanma belki tek parti iktidarı veya dönemi içerisinde akılla değil ama zorlama ile açıklanabilecek bir gerek olsa da; zamanımızın açık, şeffaf yönetim düsturlarına taban tabana zıt bir manzara sardetmektedir. Fakat CHP, geçmişin bu zorlama yapısını gelişen dünyanın ihtiyaçlarına binaen daha ileri noktalara taşıyacağına kendi içine kapanarak miras kalan kara deliğe kozmik bir mahremiyet kazandırarak kendi seçmeninden hatta ve hatta kendi parti yöneticilerinden de uzaklaşmaya başladı. CHP’nin bünyesinde muhafaza ettiği bu sosyolojik hastalık günümüzde evrilerek sosyo-patolojik bir hal aldı. Bu hastalıklı yapı her ne kadar CHP’ye zarar veriyorsa da asıl üzüntü uyandıran, CHP’nin ütopik (teorik) değerlerini, CHP’nin pratik değerlerinden daha fazla seven, bu halkın, yaşaması muhtemel hayal kırıklığı olacaktır.

Hala Deniz Baykal şokunun etkilerini yaşarken, ara sıra dönmek üzere olayı burada noktalayalım ve ilerleyelim. Deniz Baykal dan sonra kurultay kulisleri ile meşgul edilen kamuoyu önemli bir randevusuna hazırlanıyordu. Şunu kabul edelim. Bir cadı kazanı içinde yaşıyoruz. Toplumun genelinde karşısındakine yönelik bir itimatszılık var. Bu itimatsızlık aynı zamanda küresel bir hastalık zira değerleri birbirine karışan “Bilgi” ve “Malumât” toplumun zihnini karıştırıp muhâkemelerini çökertiyor. Bu bir hastalıktır, ama bu hastalığa düçâr olanlar bir sıkıntı, bir acı hissetmezler hatta muhâkemelri bir vesile devri dışı kaldığı için kendilerine dayatılan şablon ve sloganları kendi muhâkemelerinin ürünü sanıp sevinebilirler de. Hatta ve hatta Filistin nire İstanbul nire ne işimiz var bizim orada diyebilirler. Zira bu söz sahipleri, yukarıda bahsettiğimiz hastalıktan muzdarip olduklarından zihinlerinde; Filistin bir bilgi olarak değil de bir mâlumat olarak kodlanmıştır. Filistin nereden çıktı diyebilirsiniz. Bu yazının ana konusuna küçük de olsa bir gönderme yaparak sizi uyandırmak istedim.

Bilgi ve mâlumat arasında önemli olduğuna inandığım, ve bu vesile ile de dediğindiğim, fark; belki bundan sonra yazacaklarımın da arka planında yatan probleme de vurgu yapmaktadır. Bizlerin “bilgi” olarak tanımladığımız edinim aslen dört farklı kademeden oluşmaktadır. İngilizce’de bu terimlerin karşılıkları kendilerini daha rahat tanımlarken Türkçe’de bu ayrışım biraz içiçe geçmiş hatta zaman zaman kısmî anlam kayıpları ile beraber bir muğlaklık içermektedir. Efendim nedir bu bilgiyi tanımlayan dört kademe hemen verelim.

Veri–Mâlumat–Bilgi–Hikmet (Data-Information-Knowledge-Wisdom).
İslami îstılâhta bu bilgi kademelerinin müellifleri Abîd-Mümîn-Arif-Alim olarak verilir.

Abîd: Cemaati oluşturan nicelik (Veri – Data)bilgisine sahiptir.

Mümîn: Nicelikleri anlayan “mâlumat” (Information) a sahip olur.

Arif: Elde ettiği mâlumatları muhakemelendirerek anlamlandırarak onları
yorumlayan “Bilgi” ye (Knowledge) dönüştürür.

Alim: Aklî süreçlerin ötesi de dahil olmak üzere bilgi kaynağı (Hikmet – Wisdom) olarak temayüz eder

Dolayısı ile yukarıda biraz eleştirel baktığımız Filistin meselesinin bazılarının zihninde mâlumat mı, bilgi mi olduğuna ilişkin tespitimize; bu ek bilgi çerçevesinden tekrar dönersek görülenin veya zihinlerde izi kalan hadisenin henüz anlaşılmış ama anlamlandırılamamış olduğu görülmektedir. Burada zikredilen bilgi kademeleri arası faz değişimi veya geçişkenlik, kişinin kişilik özellikleri bağlamında yer yöne doğru olabilmekte hatta süblümleşme dahi gösterebilmektedir. Bu geçişkenliği tarif ederken daha çok negatif geçişkenlikten ziyade pozitif geçişkenliğe yani veriden hikmete olan geçişkenliğe atıf yapılmaktadır. Bu geçişkenliği tetikleyen veya teşvik eden en temel unsur “akıl”dır, insan hem ilahi ve kadim felsefenin söylemi ile, hem de iyi-güzel-doğru adına pozitif geçişkenliğe (yolculuğa) teşvik edilir. Bu yolculuk, yola, yolcuya ve zamana bağlı olup yol eğitim ile, yolcu talib ile, zaman ise zeka ile tarif edilirse; geçişkenlik bu üç değişkenin belli bir uyum içinde olmaları ile sağlanır. Dolayısı ile herkesin sahip oldukları kişisel özellikleri dolayısı ile kişisel menzilleri farklıdır. Yolculuk herzaman veriden hikmete olsa da (teorik olarak) farklı menzillerde neticelenebilir. Burada daha önce bahsettiğimiz uyumu dikkate alırsak bileşenlerden biri veya birkaçı vaktinden önce veya tam vaktinde uyumsuzluk, kifayetsizlik oluşturabilir. O takdirde kişinin yolculuğu o noktada nihayet bulabilir.
Bu acı veren bir hadise olmaktan öte, bu gerçekle yaşanması gereken ve böylece içinde bulunduğumuz fazın, kademenin farkında olduğumuz müddetçe, mutluluğu anlamlandırıp sahipleneceğimiz bir imkanı bize tanır. Nasıl ki; atomaltı dünyada, elektron hareketleri enerji yörüngeleri olarak tanımlanıyorsa; bizim bilgi fazları da akıl yolu ile elde edilen bilgi, tecrübe ve kültürel edinimlerle tanımlanır. Dolayısı ile bri üst faza atılım yapan kişi elektronun verdiği foton/lar gibi o kişide etrafına feyz ve bereket saçar. Tersi hareketler ise inancı sekteye uğratan feyz ve bereketi sönümleyip onun yerine itimatsızlık ve toplumsal huzursuzluğa sebep olur. Belki bugün yaşadığımız toplumsal çalkantıların, genel itibari ile negatif bir geçişkenlik içinde olduğumuzdan kaynaklandığı söylenebilir.
Bir an çok fazla detaya dalıp ana fikri kaybettiğimi düşünerek bu alt bölüme bir nokta koyup Mayıs ayını irdeleme devam edelim.
Sn. Kılıçdaroğlu’nun 1189/1189 ile genel başkan olarak seçimini takiben yeni ama eski(köhne) CHP yönetimi bir önceki yönetimle en önemli farkını ortaya koymak üzere, TBMM’den gerekli kabul oyu ve CB’nin onayını alarak kabul edilmiş YSK’nın da belirlediği 12/09/2010 da referanduma gidecek olan anayasa değişiklik paketinin iptalini talep eden bir dilekçe ile ağızlarını çalkalayıp Anayasa Mahkemesinin yoluna düşmüşlerdir. Bu vesile eski ile yeni eskinin farkını ortaya koyan CHP halkın nezdinden itibarını doruklara çıkarmış ne yapacağını bilemez bir hale gelmiştir. Bugüne kadar ortaya somutu geçtik soyut hatta ütopik de olsa bir vizyon koyamamış tek yaptığı İktidarın her yaptığını elgellemek olarak gören, negatif geçişkenlik sevdalıları olarak maddi ve manevi zenginliğe tırmanmak yerine ortak fakirlik ve cehalete yapışmayı erdem sayan bu zihniyet şu kelimelere âşıktır. Durmaya, hareketsizliğe, tek partiye, duvarlara, donmaya, okumamaya, körlüğe, sağırlığa, atanmışlığa, teokrasiye, trene, ovaya vb.
Niyetimiz tabii ki; CHP'yi mütemadiyen eleştirmek değildir. Ama CHP’nin Türk siyasi sisteminde kapsadığı yer ve sahip olduğu zaafiyet bir araya gelince ülkemiz için oluşturduğu tehdit gözardı edilemeyecek ölçüdedir. Bizim de bunu hatırlatmamız CHP için bir tenkit olarak değil, anılan zafiyetten kurtulması için bir başlangıç olması kabilinden bir destektir. Doğrusu da mütevazi uyarımızın dikkate alınmasıdır. Omurgalı, güçlü, memleket ve millet (tabii ki; vatanımızı ve milletimizi kastediyorum) sevdalısı bir CHP görmek ümidi ile diyerek noktayı koyalım. Gelelim asıl mevzumuza.
Daha önce bahsettiğimiz nedenlerle dünyanın kanaat ve politik eksenlerinin değişimlerine binaen, ve özellikle medeniyetler beşiği olan içinde bulunduğumuz bölge, yine ve herzaman ki gibi dünyanın bakışlarının çevrildiği, güç oyunlarının yapıldığı bir bölge haline gelmektedir. Geçmişten farklı olarak artık kamu (kitle) oyunun bir parçası, hatta önemli bir unsurudur. Oyuna yeni bir fâil olarak dahil olan kamu gibi medya da silah ve mühimmat gibi, oyuncu güçlerin envanter listesinde yer alan yeni ve en önemli unsur olarak dikkat çekmektedir. Bölgemizi, coğrafyamızı, dünya arenasında bu kadar çekici yapanın sadece sahip olduğu yer altı enerji kaynakları olduğunu söylemek ve bu kabul üzerinden strateji ve politika geliştirmek aranan cevabı üretemeyen beyhude bir gayrettir. Zira dünyaya hakim olduğu vehmine şehvetle bağlı olanların, bugüne kadar insanların zihinlerinde inşaa ettiklerini düşündükleri sanal gerçekliği kırarak, insanların, mutluluk içinde yaşadıklarını sandıkları ortamın, aslen bir lağım çukuru olduğunu, bütün çıplaklığı ile gösterecek olan bağımsız, adil ve hakca muhakemenin kaynağı olabileceği endişesi ile toprağın altında değil, ama mazlum zihinlerin ardındaki uyanışın ayak seslerinden rahatsız olmalarıdır; gözlerin yine bölgemize dönmüş olmasının sebebi.
Bu gerçek doğrusunu söylemek gerekirse zaten bir “Vâ’dü’l-Allah” dir. Şu kısa süre içinde dahi insanları uyaran ve doğru tarafta, sırâtûl mustâkîm üzre olmalarını ikâzını taşıyan ve farkında olduğumuz veya olmadığımız bir dizi olayı müşahade ettik, ediyoruz. İçinde feraset yanlışları olsa da bir çok ülke vatandaşı ile beraber teriplenen “Yükümüz İnsani Yardım Rotamız Gazze” sivil insiyatifi, her ne kadar ana hedefine ulaşamamışsa da bir çok tâli hedefe ulaştığı, sarih bir gerçektir. Bu insiyatif tertip ettiği organizasyonla en azından bir turnusol testi hüviyetine geçerek, zihinleri bulanıklaştıran medya savaşgücünün (Mediatronic Warfare, self-made terminology for undercover pen-knights) kısmen de olsa açığa çıkmasını, bazılarının üzerlerindeki örtünün düşmesini sağlamıştır.
Şimdi esasen tali bir konu olan Gazze Yardım konvoyunun başına gelenler, artık çokca yazılıp çizildiğinden ve olayın siyasi analizi, mevzunun cari hukuki gerçekliğinin çok gerisinde kaldığı için, şimdi buna girmeyeceğiz. Fakat O insanları türlü bilinmezlikler içeren bu yolculuğa çıkaran derin tarihi perspektife kapsamlı bir bakış atacağız.
Başlarken şu tespitleri yapalım:
1. Bölgemizin tarihi donuktur. Yani olaylar yaşanmakta ama zaman geçmemektedir. Aynı kareye çekilen bir çok resim gibi; ayın gece gökyüzünde çizdiği yörüngeyi nazara vermek için, aynı kareye yapılan üstüste çekimler gibi.
2. Bölge halklarının aralarında gelecekte ziyadesi ile kullanılmak üzere suni olarak geliştirilmiş ve sonraki nesillerin zihnine, muhakemelerini engellemek için ezberletilerek nakşedilmiş garâbet mesabesindeki tarih öğretisinin varlığı.
3. Her ne kadar bu coğrafya içinde yer, yer suni olarak belirlenmiş sınırlar ile ayrılan mücavir yönetim alanları (ülkeler) olsa da bu coğrafya sosyo-eko-politik açıdan yekparedir. Şu an içinde yaşadığımız bölünmeler tabii ve kültürel bir zemine, bir tarihi perspektife dayanmadığından, arızalı olarak yaşamaktadırlar. Bu arızaların şikayetlerin, sıkıntıların sesi, küreselleşmenin yan etkilerinin sonucu olarak günümüzde daha gür ve yüksek çıkmaktadır.
4. Bölünmekten, parçalanmaktan endişe edenler asıl bölünmüşlüğün ve parçalanmışlığın içinde yaşamaktadırlar. Yekpare olduğuna ait kanaatlarimizi dile getirdiğimiz bu coğrafya bölünerek, kesilip, biçilerek kendi başlarına bağımsız mücavir alanlar oluşturulamamış ve fakat vaktiyle cûzî telâkkî edilebilecek sorunların, zaman içinde bu mücavir alanlar içinde geliştirilerek mücessem fitneler haline dönüşmeleri sağlanmıştır. (bkz. Ermeni ve Kürt sorunları)
Tekrar O meş’um ve yürek yakan sorulara geri dönelim “Filistin nire İstanbul nire bizim ne işimiz var orada” ve “Ne O Filistin bayrakları öyle? Burası İstanbul biz işgal altındamıyız?” Bu soruları soran zihinler, ziyadesi ile tespit 2 deki, kısmen de 4 maddedeki kanaatlerden muzdarip olup, 1, 3 den bir miskal payları olmamıstır.
Maalesef bu soruların müellifleri kât’î olarak köklü bir tarih bilgisinden dolayısı ile benliklerini şekillendirecek bir tarih şuurundan da yoksundurlar. Her ne kadar bu eksiklikliğin, cehaletin ve dolayısı ile ayıbın sorumluluğu tamamen bu kimselere cirolanamasa da, en azından âklî vasıfları ile sahip oldukları bilginin doğruluk ve adaletini, kıyâs terazisinde tartmalarını istemek ve hatta bu noktada onlara yardımcı olmak da bizim yükümlülüğümüz ve sorumluluğumuzdur.
Dedik ya türlü türlü milletlerden bir gemi dolusu insan sonucu bilinmez olan bir yolculuğa niye çıkar? Oysa geride “mutlu” bir hayat mal mülk, zevk-ü sefâ varken tüm bunları elinin tersi ile iten bir insan böyle bir yolculuğa niye çıkar? Acaba bu yolculuk, yolcularına, tâliblerine ellerinin tersi ile ittiklerinden daha güzel, çok daha değerli bir şey(ler)in vaadinde mi bulunuyor?
Bu soruya cevap vermek için rotayı ilâhîyât menziline çevirmek gerektir. Lâkin biz bunu maalesef yapamayacağız. Zira bizim menzilimiz gemi yolcularının paylaştığı ve yapıştığı Sevk-i İlâhî’ye daha ziyade tarih hatta sosyo-tarih açısından bakmaktır. İçinde yaşadığımız bu coğrafya binlerce yıldır göçler ve savaşlarla yer değiştiren kâvimlerin ve toplulukların hem taşıdıkları kültürel unsurlarla, hem de göç ettikleri toprakların getiridiği yeni şartların birbirleri ile ister gönülden veya ister zorla harmanlanması ile yeni ve evrilmiş ve belki ensâr ve muhacirlerin ortak kültür değerlerine dönüşmesi sağlanmıştır. Fakat bu yeni (fussioned) kültürel değerler, özellikle bizim coğrafyamızda genellikle hakim olan kavmin hanesine yazılarak diğeri alt kültür olarak anılmıştır. Fakat özellikle içinde yaşadığımız coğrafyada ister hakim ister alt kültür olsun, dünya medeniyetine kalıcı ve yaşayan, bugün bile devam eden etkilker bırakmaya devam etmektedir.
Bölgemizin, bu etkileşimin ve bunun dünya siyasi konjonktürüne olan izdüşümlerinin sürekli dünya kamuoyunu meşgul eder olması, sadece bölgemizin sahip olduğu stratejik kaynakların miktarından dolayı değil aynı zamanda kadim insanlık kültürünün kaynakları içinde çokca zikredilen semavî kodların varlığından kaynaklanmaktadır.
Yazımızın başlangıcında uç iklim şartlarını (extreme wheather conditions) dikkate sunarken, uç sosyolojik şartların varolup olmadığı konusunu dile getirmiş, ve buna bir örnek verilebilir mi? Diyerek bir soru sormuştuk. Belki bu soruya insan topluluklarının ship oldukları medeni vasıflar ekseninden bakarak bu eksen üzerinde yaşanan uç şartları dile getirmek mümkün olabilir.

Sao Paulo’daki bu yerleşim yeri belki ne demek istediğime bir örnek teşkil edebilir. Nihayetinde uç şartlarda dağıtılmış refah ve bunun sonucu toplumsal öbeklerin birbirlerine bu kadar yaklaşmalarına rağmen bir o kadar uzaklaşmak için aralarına duvar örmeleri, özellikle 1990 larda başlayan bir eğilim olarak bölgemize kadar yayılmış ve insanlar sahip oldukları topraklardan sürülerek duvarların arkasında yokluk içinde yaşamaya mecbur edilmişlerdir.
Gazze’yi ve Batı Şeria’yı İsrail topraklarından soyutlayan bu duvarlar esas itibari ile güvenlik kaygısı ile yapılıyor gibi gözükse de aslında beyhude bir çabanın ürünü olarak insanlığın zihninde kara bir leke olarak kalacaktır. Bir tarafta ölmemek için yaşayanlar ile diğer tarafta ölmeyecek gibi yaşayanların kavgası olarak da anılabilecek bu şartlar esas itibari ile dünyanın her yerinde çeşitli kriterler mucibince oluşmaktadır. Sao Paulo ve Batı Şeria’yı resmettiğimiz bu iki fotoğraf dünya çapında olup bitenin en göze batan örneklerinden biri olmasıdır.

Fakat biz yine bölgemize, bu vesile bir süredir dillerde olan bir önermeye “Filistin nire İstanbul nire bizim ne işimiz var orada?” sorusuna dönelim.
Bu soruyu soranlara biz kendimizden değil de eski ahît’in Yeremya (Jeremiah) peygamber ilgili bölümünden, Yeremya’nın (Peygamber’in) İsrail halkına Yehova’nın (Allah) kelimeleri ile seslendiği hitabını dinleyerek verelim…
“Yehuda’da (Telaviv) bildirin ve Yeruşelim’de (Kudüs) işittirin ve deyin; Memlekette boru çalın; yüksek sesle bağırın. Ve deyin: Toplanın da duvarlı şehirlere girelim. Siyona doğru bayrak kaldırın; kaçıp sığının, durmayın; çünkü ben Şimalden (Kuzeyden) üzerinize büyük bela ve kırgın (katliam) getireceğim. İşte aslan sık ormanından çıktı. Ve ‘milletleri helak eden’ (cengâver) yola düştü; şehirlerin harap olsun ve onlarda oturan kalmasın diye senin diyarını viran etmek için yerinden çıktı” (Yeremye (Jeremiah) Bab 4, Pargraf 3) ve buna ek olarak
‘Tartan’ın Aşdod’a geliği yıl Aşur kralı (Anadolu’nun kralı) Sargon’un harekete geçtiği zaman olacaktır. (Isaiah 20:1 In the year that Tartan came to Ashdod, when Sargon the king of Assyria sent him, and he fought against Ashdod and took it;)
Yeremya, kuzeyden gelecek ‘kırgın’ı (yok edici yıkımı) izah ederken, İşaya’da Aşur(Asur) kralı ve öfkeli Aslan tabirini kullanıyor. Bu her iki işaret de Anadolu’ya bakıyor… Kabalacı siyonistler bunu iyi bilirler.
Yukarıda dikkatinize sunduğum ve Eski Ahit ifadeleri en azından üçbin yıllıkdır. Bu metinler belki meramımı tam anlatmama yetmemiş olabileceklerinden biraz daha detay ve bazı kelimelere ait köken (epistomolojik) bilgisi vereyim.
İş’aya,” Tartan’ın Aşdod (Ashdod) geldiği yıla vurgu yapıyor.” Eski Ahit Tartan’ın Asur Kralı Sargon’un (ki; Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi adlı eserinde kötü(lük)lerin kralı olarak lanse edilir.) önemli bir komutanı (o günün genelkurmay başkanı mesabesindeki bir komutan) olduğu belirtilir. Fakat mitolojik sözlüklerde Tartan için başka tâli manalar da bulunmaktadır.

Bunlarda biri dokuma kumaştan yapılan üzerinde çeşitli renkte bantlarla bezenmiş ve İskoçya da giyilen bir giysi (Woolen cloth, checkered or crossbarred with narrow bands of various colors, much worn in the Highlands of Scotland; hence, any pattern of tartan; also, other material of a similar pattern.)

Diğer bir anlamda da Tartan’ın özellikle Akdeniz sularında seyretmeye müsait, küçük bir yelkenli olarak tanımlanıyor. (A small coasting vessel, used in the Mediterranean, having one mast carrying large leteen sail, and a bowsprit with staysail or jib.)

Bu ilk bakışta ayrı anlamlar içeriyor gibi görünse de Akdeniz’de seyrederken Aşdod’a çekilen içinde Çeşitli Renkler gibi birçok milletten temsilcinin içinde barındığı, Yolcu Gemisi Mavi Marmara’ya sanki gizli bir atıf yapılmaktadır.
Ayrıca (Hz) Yeremya (Jeremiah) Eski Ahit’de yer alan Bâb4/3 ifadelerini yukarıda zikretmiştik. Orijinal ifadesi ile “Sık ormanından çıkan Arslan” içerdiği semboller ile değerlendirildiğinde öncelikle iki ifade dikkat çekiyor “Sık Orman” ve “Arslan”. Arslan, Hititler’in güçlerini ve hakimiyetlerini sembolleştiren bir figür olarak Hitit hakimiyetinin kapsadığı Anadolu’da geniş bir konsensüsle kabul gören; özellikle bugün bile Anadolu’da eski mimarinin izlerini taşıyan evlerin kapı tokmaklarında kullanılan bir figürdür. Dolayısı ile Arslan ile betimlenen ve Yehova (Allah (c.c))’ın Kuzeyden üzerini,ze büüyük bir kırgın getireceğim diyerek Beni-İsrail’I uyarması, Anadolu’ya yapılan ikinci vurgudur.
Aynı minvâl üzere Yüce Kûrân’da da
“Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz” (İsra, 16)
Dolayısı ile görüyoruz ki; semâvî kaynaklarda İsrail’in kuzeyden (Anadolu’dan) gelecek bir “kırgın” ile sürülecekleri, dağıtılacakları bildirilmektedir. Kûrân’ın da ayetlerinde olduğu gibi kutsi hadislerde de kendine yer bulan bu va’d’ül- İlahi’nin gerçekleşmesinde memuriyete soyunanlar (canı, kanı, bileği, malı, aklı, duası ve kalbindeki buuzu ile soyundurulanlar), bu sevk-I ilahi’nin muhatapları ve müntesipleridirler.
Bu vaad pek tabidir ki; sünnetullah üzere gerçekleşecektir. Yani inanan zihinlerde metafizik bir takım mucize kabilinden adetullah’a (tabiat kuralları’na) aykırı hadisâtın beklenmesinden ziyade, azim ve gayret ile çalışarak, ferasetimizi ilmimiz ile tahkim tekmil ederek düşmanın önüne Yüce Allah’ın yapmamızı istediklerini yapıp, kaçınmamızı istediklerinden kaçınarak çıktığımızda, zafer bizim olacaktır. Yapacaklarımız ve kaçınacaklarımız bir ilahiyat külliyatı olduğundan, biz daha çok ferasetimizi tahkim (sağlamlaştırmak) ve tekmil (kemale erdirmek, olgunlaştırmak) etmenin yollarını burada biraz daha ayrıntıları anlatırken, ülkemizin de gündemini meşgul eden, ülke siyasetinin aldığı yeni boyutları ortaya koyan bir ufuk turu olacaktır.
Feraset (Fîrâset), zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış, kavrayış hatta bir kimsenin ahlak ve istîdâdını yüzünden anlamak manalarını da içinde barındıran bir mefhumdur. Bu mefhum esas olarak bir anlama ameliyesini dikkatimize sunar. Dolayısı ile insanın anlayış, kavrayış ve bilgi edinim süreçlerinin verimliliğini de nazarımıza verir. Feraset, kişisel önyargılardan arınmış saf bir zihin ameliyesini (sürecini) anlatmaya, vurgulamaya çalışır. Çünkü feraset ile ulaşılması gereken nihai doğru, kişisel önyargı ve kabullerle hasılı nefsimizin (egomuzun) telkinleri ve vehimleri sayesinde karartılarak gizlenmeye çalışılır.
Ferasetimizi, nefsimizin vehim ve telkinlerinin esiri olmaktan kurtarmak için doğruya giden yolda cesaret, azim ve teslimiyet gerekir. Bu üç özellikle esasen müslümanı tarif eden en önemli unsurlar değil midir? Medyatronic Savaşın (Mediatronic Warfare) slogan ve dayatmalarla dışarıdan nefsani vehim ve telkinlerle içeriden yapılan saldırılarla paslanan, kilitlenen ve hatta felç olan muhakememizi, temizleyebilmek ve tekrar işler hale getirebilmek için, sârîh ve doğru kaynaklarla yıkamamız ve temizlememiz gerekir. Elbette bu girişim için öncelikle samimi bir niyet ve şaşmaz bir azim olması lazımdır. Affedersiniz ama kireçten arındırmak için evdeki çamaşır makinenize verdiğiniz değerin hiçbirini kendiniz için niye göstermiyor, sizi siz yapan zihninizi ihmal ediyorsunuz. Beyniniz o kadar değersiz mi?
Evet ferasetimizi kullanalım, ama önce onu besleyelim. Bu coğrafyanın insanı isek geleceğimiz üzerine kafa yormak için önce tarihimize vakıf olmamız gerekir. Bu vukufiyet elbette toplumda işgal ettiğimiz konuma göre farklılık arzetse de mutlaka tarih bilgisinin omurgasına hepimizin yakın olması lazımdır. Özellikle bu bölge için tarihin ne kadar önemli olduğunu belki bizden daha iyi bilen, başka oyun kurucular, belki tarih bilgisinin bu önemine binaen o’nu şekillendirmeyi manipüle etmeyi düşünmüşler; böylelikle karşımıza birçok açıdan zihnimizi bulandıran, gerçeği görmemizi zorlaştıran ve en vâhimi bişrizim gerçek olarak algıladığımız bir şehir efsaneleri külliyatı uydurmuşlardır. Mirascısı olduğumuz Osmanlı Devleti’nin de son dönemlerini kapsayan ve günümüze kadar sirayet eden son iki yüzyıl bu tür uydurma tarih yazımı açısından oldukça mümbir bir zaman dilimi olmuştur.
Dolayısı ile ziktrettiğimiz bu döneme ait tüm doğru ve yanlışları tekrar açık ve meyilsiz bir zihinle teraziye vurmalı ve sonuçları bizi ne kadar rahatsız etse de, bütün hayatımız boyunca yalanlarla yaşayan bir ahmak olmaktansa, ne kadar acı da olsa gerçeklerle bir kez yüzleşme cesaretini gösterebilmeliyiz. Bunu da çok geçmeden yapmalıyız. Zira güneş battıktan sonra güneşi aramaya kalkmak beyhude bir iş olur. Çünkü Ay kaybedenlerin üzerine doğacaktır.

0 yorum: