2 Ocak 2008 Çarşamba

"AYDINLIK MUSTAFA KEMAL CUMHURİYETİ'NDEN BUGÜNKÜ "ARAPLAŞMA" YOLUNDAKI TOPLUMA NASIL GELDİK?" İTHAMINA CEVAB

Senin de tartışmaya katılmana sevindim. Belki böylece fırsat bulup yüz yüze görüşemesek de en azından diyaloğumuzu sürdürebiliyoruz. Seninle belli konuları istişare ederken ortaya koyduğun dürüst söylemden karnından değil ama yüreğinden akıttığın fikirleri izlemekten gerçekten zevk alıyorum. Çoğu zaman hem-fikir olmasak da en azından uslubu koruma noktasında hassas olmaya gayret ediyoruz. Senin de dikkate aldığın yazımın son cümlesini bu yazımın ilk cümlesi yaparak, yani hangi fikir ve düşüncede olursak olalım amacımız aramızda tesis edilen muhabbetin ve kardeşliğin baki kalmasını esas alarak bir iki konuda fikirlerimi beyan etmek istiyorum.

Bu Bayrak yüzde kaçın bayrağıdır? Sen diyorsun ki; bu bayrak 53% nin bayrağıdır. Kimdir bu 53% Ak Parti’ye oy vermemiş olanlar. Kimdir bu oy vermeyenler;
- Bu Cumhuriyet benimdir küçük de olsa zayıf da olsa Çankaya, K.dere ve G.O.P ya da sıkışsa benimdir benim kalacaktır diyen kadük CHP ye oy verenler.
- İçinde bulunduğu karmaşıklık ve çapsız kadroların elinde siyasetsizlik girdabına düşmüş tutunacak tek dalı kuru bir milliyetçilik söylemi olan MHP ye oy verenler.
- Kendilerine Liberal diyerek mahkumiyet siyaseti içinde kaybolan ellerindeki tek kalan siyasi mirasın öykünmelerini siyaset olarak millete yutturmaya çalışan diğer partilere oy verenler.
- Ve birde unutmadan Kongrelerinde Bayrağımızı asıldığı yerden sökerek ayakları altında çiğneme şerefsizliğini gösteren kanı bozuk satılmışlara oy verenler.

Senin 53% dediğin kitle bunlar doğru mu? Doğru ise güzel bir sonraki paragrafı atlayabilirsin değil se devam ediyorum.

Değilse, eksik kalanları ise; bu dört zümreye de ait olmayıp Ak Partiye oy vermemeyi kendine göre erdem sayıp, hezeyanlarına, bilgisizliğine, muhabbetsizliğine, Ak Partiyi avam olarak telakki etmesine, keyfine göre, değerlendirenler olarak sayabiliriz. Benim bu grubtan sayısız tanıdığım sevdiğim dostlarım ve ahbaplarım var. Hepsinin kararı benim için kutsal ve savunulasıdır. Ben ise Ak Partiye oy veren biri olarak Bayrağımıza ait sevgim ne onlardan az nede onlarınki benden fazladır. Bu yüzden sözkonusu ifadeni yüreğinin doluluğu ile yazdığın ve maksadını aşan bir ifade olarak değerlendiriyorum. Zira O bayrak aşkı ile bu vatan uğruna şehid düşmüş en azından bir şehidin dahi Ak Partiye oy vermiş olması senin sözkonusu maksadı aşan ifadeni kadük ve seni de çok ağır bir vebal sahibi yapar. Bu ifadeyi bir başkası için değil ama senin için kullanırım; çünkü sana isim olarak hem “Ahmet” hem “Furkân” ismini veren ROM’una da birşeyler eklemiştir. Dolayısı bu vebalin ağırlığını sen tartabilirsin.

Hazır bayrak konusu açılmışken kalbimde hisstetiğim bir iki konuyu dile getireyim. Diğer ülkelerin bayraklarına(**)baktığın zaman hemen hepsinde sarih semboller görürsün. Denilebilir ki; bizimkinde de semboller aşikardır. Ama dur bir anlatayım.
(**) Kurtuluş şavaşımızın unutulmaz Başkomutanı Mustafa Kemâl Paşa, İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun ardından hükümet binasına girişte üstüne basması için yere serilen Yunan bayrağını emir verip kaldırtır, ve yanındakilere bayrak bir milletin şerefi ve namusudur düşmana dahi ait olsa üzerine basılmaz diyerek milletimize ait olan yüce ruhun bir temsilini bize bir miras olarak bıraktığı için tüm bayraklar bizim için hepsi saygıdeğerdir. İşte belki bu yüzden birtakım kendini bilmezlerin birtakım ülke bayraklarını yakıp üzerlerinde tepinmeleri yüreğimi hep acıtır. Çünkü bu davranış Peygamberî de değildir, onun tasvip ettiği bir davranışda değildir.

Bu milletin engin gönlünde Yaradanına ve onun peygamberine duyduğu eşsiz muhabbetin tezahürü “Yeşil” daha da açalım “Livâ-ül Hâmd” (Şükür Sancağı)
Bu milletin engin gönlünde Yaradandan ötürü yaratılan herşeyi bağrına basan ve onlara adaletle muamele eden “Beyaz” “Livâ-üs Selâm” (Selamet Sancağı)
Bu milletin engin gönlünde İşte tüm bu hasları Yaradanın emri ile koruyup insanların istifadesine sunmak üzere “Kırmızı” “Livâ-ül Cehd” (Mücadele Sancağı)
Vardır. Ne güzeldir ve ne büyük bir şereftir ki; Bu üç mübarek sancak bizim Al Bayrağımızda kendini cem etmiştir. Siz dikkatle bakarsanız Hilalinde şükr’ü, Yıldızında Selameti ve “Al” ında bu milletin çaba, gayret ve cehde azmini görürsünüz. İşte bundan dolayıdır ki

Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kızkardeşimin gelinliği,
Şehidimin son örtüsü!
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum,
senin destanını yazacağım.

Der şair. (A. N. Asya)

İşte bütün bu mücessem (cesametli-büyük)) ve alî milli duygular bütünüyle bu milletin geleceğine, geçmişine kundaktaki bebesinden 80’lik dedesine, Yufka açan neneden, plajda güneşlenen mankenine kadar herkese aittir. Bu bayrağı bu milletin başının üstünden almaya yeltenenin, almaya niyeti olanın vay ki; vay haline. Bu bayrağı kimse kimseden esirgemesin. Zira ben bayrağımın, tüm mazlum halklar için dalgalanmasını istiyorum. İşte bu mütelâmın sebebi zuhuru senin yazında bu mübarek bayrağı insanların 47% sinden esirgeyen tavrın ve bundan dolayı duyduğum derin teessür oldu. (Şimdi bu ifade belki çok eski belki köhne kaçabilir ama en azından günümüzün son derece yavan ve ancak kavgaya sebep olacak kelimelerinden daha sıcak ve insansı geliyor.)

Geçenlerde Yılmaz Özdil’de (Hürriyet) “Gidişat” isimli makalesinde (ki; tam bunları yazarken senin ilgili yazar ve aynı makale ile ilgili mesajın postama düştü, haydi hayırlısı) sevgili Ali’mizin yazısına paralel bir manada makale kalem alarak geleceğe atıfta bulunmuş ve hiç hoş olmayan bir tabloyu insanları irite ve hatta tahrik etmek pahasına köşesinde yer vermiştir. Bende bu vesile kendimi, bu sayın yazara bir cevap verme sorumluluğunda hissederek aşağıdaki yazıyı kaleme aldım.

Yılmaz Bey,

Yazınızın üslubu, eğer ki bir mahalle kahvesinin akli melekelerden uzak sadece zaman öldürmek üzere gerçekleştirilen bir sohbetine ait olsa idi, inanın kimsenin umurunda olmazdı. Ama siz, bir açıdan kamu hizmeti ve belki kanaat önderliği makamında olan bir kişi, bir yazar olarak nasıl böylesi tahrikkar bir yazıyı kaleme alırsınız. Sizler nefsinizin dile getirdiğini hiç mi akıl süzgecinden geçirmezsiniz. Bu yazıyı yazmanızın sebebini sahip olduğunuz hezeyanlara bağlamak, sizin gibi insanların, kötülüklerini gözardı etmek olur. Bununla beraber, sizi hezeyanlarının rüzgarına kapılmış bir romantik olarak görmenin de size hakaret olacağı kanısı ile yazmış olduğunuz “Gidişat” isimli makalenizin tamamen ve yetkin akli kabiliyetleriz ile tahammüden ve bu satırlar içinden süzübileceğiniz gibi bu milletin hayrına değil ama başkalarının hayrına olduğu açıktır. Hatta bu makalenizin sizler gibi durumdan vazife çıkarmak sureti menfaatlerinizi tevhid ettiğiniz güç odaklarının nezdinde takdire şayan bir iş olduğu ve diğer yoldaşlarınız nezdinde bir kilometretaşı olarak değerlendirileceği yakında anlaşılacaktır.

Teessür ve teessüflerimle


Bu memleketi “o” cu “bu” cu olarak zımnen bölmek bölmeye çalışmak hiç kimsenin hayrına olmaz. Sen geçmişine küfür etmeyi Cumhuriyete sadakât olarak değerlendiriyor ve bu vesile ve bu halati ruhuye ile birlerine “Feto” pardon “feto” diyorsun. Bu seni rahatlatacaksa ne benim ne de Muhterem Hocamın bir itirazı olmaz. Ama bu benim için geçerli ya başkaları onlarda “ato” demeye başlarsa, kime ne dert anlatacağız. İlericilik, çağdaşlık ona buna hakaret ederek olmaz. Ben hepimizin, süzülüp geldiğimiz sosyal tavada en azından Yılmaz Özdil denen “yazardan” çok öte bir anlayış ve özellikle “Biased” olmamış bir algı ve muhakemeye sahip olduğumuzu umuyorum.

Tarihimiz iddia edildiği gibi köhnemiş imparatorluktan (***) bizlere miras kalmıştır. Bize bu mirası bırakanlara acaba niye sadece bu Anadolu toprağını bize bırakmışlar diyerek hayıflananıp da mı küfrediyorsun yoksa bu imparatorluk niye yıkıldı keşke yıkılmasaydı diye mi küfrediyorsun. Yıl 1848 Alman köylü devriminin başlattığı süreçte yönetim erkine talip olan halk muhalefeti (plebyen kamu) (****), bu devrimin ulaştığı bir bakıma başarı düzeyi Avrupa’nın siyasallaşan kamusuna etki etmiş ve bu etkinin izleri veya artçı şokları Osmanlıya kadar ulaşmış, fakat halkı tetikleyeceği yerde O zamanın erken burjuvası sayılabilecek askeri ve liberal (esasen liberallik o zamanın konusu değildir ama be bu sınıflamayı o tarihlerde Avrupa ile bağ sahibi okur yazarlar olarak ele alıyorum) eliti etkilemiş ve bu etkinin sonunda İttîhat Terâkkiye uzanan değişimi başlatmıştır. Esasen başka bir açıdan bakıldığında sanki bu süreç bir değişimden ziyade bir dönüşümün hikayesidir. Olan biten halkı hep “öteki” olarak gören bir seçilmiş elitin kendi içindeki iktidar mücadelesiidir. Ve Türkiye Cumhuriyeti bunun bir ürünüdür. Ne demek istediğim mücadele öncesi ve sonrası ekibin ayrıntılı incelenmesi sonucu anlaşılabilir. Tard edilenlerin isim listesi uzayıp gitmektedir.
(***) İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, ORTAYLI, İlber
(****) Strukturwandel der Öffentlichkeit (Kamusallığın Yapısal Dönüşümü) HABERMAS, Jürgen

Dolayısı ile tarih bir olgudur, zaman olarak donmuştur. Olayların sebeplerine 100% vakıf olamasak da en azından süreçleri izleyebiliriz. Doğaldır ki; her doğan ölecektir. Buna insan olmak üzere herşey hatta sistemler ve yönetimler de dahildir. İşte bu Sünnetullah gereği Osmanlı da tarihteki yerini almıştır. Acaba O cihan şumül imparatorluk geride cihan şumül evlatlar bırakabilmiş midir. Biz O evlatlar olabilecekmiyiz atamızın ceddimizin bizden istediği son bir söz son bir mesaj olarak bıraktığı o kutsi emaneti gitmesi gereken menzile taşıyabilecekmiyiz. Yoksa bizden sonra gelenler demi bize sövüp sayacaklar.

0 yorum: