Bizim taburumuzu taşıyan vapur gelibolu rıhtımına yanaştığında balık istifi şeklinde 10-15 saat lik köhnemiş İstanbul vapurunda yapmış olduğumuz seyahat nihayet bitti diye seviniyorduk. Kabataş limanından ayrılmadan once anamın ellerini hatırladım öpmek için avucumun içine aldığımda tir tir titriyordu. Üzülme anacığım üzülme nasıl gittiysem öyle döneceğim demiştim. Ama daha bir gün bile olmadan anamı çok özlemiştim. Civanmert arkadaşlar vardı aramızda türkü söyleyip duruyorlardı. Kimisi köşelerinde hiç konuşmadan türkülerin yanık iklimine kendilerini bırakıyorlar, nadiratta bazıları ise köşelerinde mektup yazıyorlarlardı belki bundan sonra yazı yazmaya zaman kalmaz neme lazım diyerek zamanı değerlendiriyorlardı. Evet keşke bende bir mektup yazsaydım diye düşündüm acaba bundan sonra zaman bulabilecekmiydim….
Vapur limana iyica yanaşıp iskeleler atılınca herkes bulunduğu yerden birer ikişer koridorlarda birikmeye başladı. Komutanların gür sesi duyuluyordu “hizaya giiiirr” “İleri baaakk” attığım adımların kafamın içinde yankılanan sesleri sanki herbirinin bir ömüre eşit olduğunu haykırıyor gibiydi. Allah’ım bu millet bunu haketmedi diye düşünüyor aklıma gelen tüm sureleri okumaya çalışıyordum. Artık türkü çığıranlar bile susmuştu komutanın ve vapurun gıcırdayan sesinden başka birşey duyulmuyordu. Koridorun sonundan sağa döndüğümde açık iskele kapısından içeri giren esinti ve ölümün soğukluğu, yüzüme tatlı bir hoşgeldin öpücüğü kondurdu. Aslında denizin iyot içeren kokusunu özellikle lodosun hırçınlığı içinde o hınzır koku yokmuydu yüzüme denizin suyunu çarpsa da çok severdim benimle oynaşmasını. Ama şimdi çok soğuk gelmişti bana. Bir yanım derin bir pişmanlığın içinde bir yanımda ise dizginleyemediğim öfkem. Gelibolu rıhtımındaydık. “Kendine gel” dedi birşey içimden. O ana kadar kendimi Geliboluya gelen tek kişi olarak düşünmüştüm. Ama şimdi yanımda önümde arkamda silahları omuzlarda çantalar sırtta sayısız asker arkadaşım vardı. Komutanlardan biri bir konuşma yapıyor arasıra bizlerde “Saoolll” sesine katılıyorduk. Derken sağımdaki arkadaş hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı ben daha ne oluyor demeden sağıma döneceğim anda kendini yere bırakıverdi. Adı Ahmet idi Yahya oğlu Ahmet sonra benim benim en yakın arkadaşım oldu.
Cepheye yarın sevkedileceğimiz bize söylendiğinde niyeyse derin bir ohhh çektim içimden. Sanki yarın hiç gelmeyecek gibi geldi o an için. Evet işte O kısacık an beni kendime getirdi. Zira bizi Geliboluya getiren vapur yaralıları da Istanbul’a götürecekti. Onlar birer birer önümüzden geçerek sedyelerde vapura bindirilirken öfkem içimden patlayacak gibi oldu. Onların hepsi yüzlerini görmesem de isimlerini bilmesem de benim gerçek kardeşlerimdi. Keşke onları daha önce tanısaydım ellerini sıksaydım, hallerini sorsaydım. Yok yok cephede yanlarında olsaydım belki öfkemin gücü ile onları koruyabilirdim. Keşke keşkeler kafamın her köşesinde idi nereye baksam keşke diyeceğim birşey görüyordum. Yarabbi bana sabır ver…..
“Kes sesini” diye seslendi öfkem “Bırak sızlanmayı. Eğer Istanbul’a dönmek istiyorsan hazır vapor da burdayken buyur dön. Ama döneceksen onlar gibi dönmen lazım” Onlar gibi evet kolsuz bacaksız gözsüs kulaksız.Yarım adam olarak. Ben delimiyim “Evet sen delimisin” diye diretti öfkem “madem kolunu bacağını vereceksin karşıdan da kol bacak alman lazım değil mi?”
Çantamızı ve silahımızı bir kenara istif ettikten sonra bizim manga için ayrılmış çadıra doğru ilerledik. Yaza girmek üzereydik ama gecenin ayazı bastırmıştı biraz ürperti ile çadıra girerken hissettiklerimi yazmaya kara verdim. Belki bu vesile aklımı oyalayabilirdim. Erata ayrılan çadırların sadece üstü kapalıydı yere battaniye sererek kendimize yatak yaptık bende yağ kandilinin ürkek ışıkları altında kağıda bugünün tarihini düşerek işe başladım 23 Recep 1333. O ana kadar aklıma gelmemiş olmasına rağmen bir anda 3 gün sonrasının mir’ac gecesi olduğu ve o sırada cephede olacağımı düşündüm. Bu bir rastlantımıydı… Ahmet’in sesi ile kendime geldim “Ooolum yatmayacakmısın sabah erkenden yola çıkıyormuşuz duymadın mı?” Duydum ama Ahmet dahil kimsenin uyuyabileceğini sanmıyordum. Ve kandili söndürdüm…
0 yorum:
Yorum Gönder